Müzik

“Konserimize Hoşgeldiniz !” ve Alkışlar.

“Konserimize hoş geldiniz”
Eray’ın sesi kulaklarımda çınladı bir anda. Yüzümüze vuran ışıklar, seyircilerin karanlıktaki tebessümleri.
Arkadaşlarım, teyzelerim, ailem, Tübitak günlerimden takım liderim, Yavuz Hocam, Fazlı Hocam.
Hatta bağlama hocam, Mehmet Semiz.

Arkadaşlarım. Canım Arkadaşlarım. Hepsi karşımda oturuyorlar.
Merakla, heyecanla bana bakıyorlar. Acaba nasıl söyleyecek diye.

Evdeyken gözlerim açık, sazımın tellerine baka baka söylerim türkülerimi.
Hep de düşünürdüm, insanlar acaba neden türkü söylerken gözlerini kapatır diye.
Meğer bundanmış. Yavuz Hocanın memnun ifadesi, annemin nemlenmiş gözlerini görmeyeyim diyeymiş.
Görünce insan anında dağılabiliyormuş.
Eller bağlama tellerinden çıkıp dinleyicilere, onların yüreğine dokunmak isteyebiliyormuş.

Bugün her şey bir panik başladı benim için. Dün geceden kalma bir moral bozukluğu, uykusuzluk.
Akşam iş çıkışı geldim, arabanın buğulu camları altında, bir yandan yağmur bastırırken üzerimi değiştirdim.

Sonra iktisat binasına yanaştım, bağlamamı, aldığım bir koli suyu, bilgisayarımı Özgün’e verdim.
Arabayı parketmek için geri geri gelirken çaaaat sesini duymam hoş olmadı elbet.
Arkamdaki araba Audi olunca, içinden çıkan amca da “Gerizekalı mısın evladım” gibisinden bir bakış atınca benim zaten titreyen elim ayağım iyice birbirine dolanmıştı. Öne aldım, baktık, sağanak yağmur, karanlık. Bir şey göremedik.
En şirin çocuk tavrımı takınıp, bir yandan da hafif ağırlığımı koyarak “Ben Tübitak’ta çalışıyorum, kartımı vereyim size” dedim.
Adam da “eh bi zahmet ver” diyerek karşılık verdi. Haklı amca, eşeklik ettik. Allah’tan bir şey olmamış arabalara.
Sonra eşi geldi, “Vurdu” dedi. “Dokundurduk diyelim” dedim, yine en şirin sırıtık halimle. Neyse pek başarılı olamadım. İyice ikna olsunlar diye kimlik kartımı da gösterdim, kartvizitimi de verdim. Yanında kartvizit bulundurmak demek ki epey işe yarıyormuş.
Hele ki Tübitak olunca. Zaten konser için traş da olmuştum, temiz yüzlü çocuk imajım en sonunda işe yaradı.

Yukarı çıktım, epey bir akort problemi ile uğraştık. Rıza ile benim elimiz ayağımız titriyordu, Eray gergin, Sezgini’in tereddütleri yüzünden okunuyor. Mert’in ses tonu merak konusu. Heralde en rahat Özgün idi, müthiş kemençecimiz. Ya da belli etmiyordu diyelim.
Solist güzellerimiz nasıldı bilmem, ama onların en iyi şekilde okuyacaklarına zaten hepimiz hemfikirdik.

Önce sound-check’ler yapıldı. Sesler mikrofonlar ayarlandı. Ses ayarlaması yapılırken iki türkümü de söyledim.
O an inanılmaz rahatladım. Elimin ayağımın titremesi, sesimin boğukluğu, o tedirginlik kalktı üzerimden. Sanki omuzlarım hafifledi. Kendime olan özgüvenimi yeniden kazanmakla beraber, arabaya ne olduğunun hala merakı içerisindeydim =) Konserin başlamasına yarım saat vardı.

Fakat bilincinde değildim ki bu gittiğini zannettiğim titreme az sonra fazla fazla geri dönecekti bana.

Sonra aileler, anneler babalar gelmeye başladılar. Biz de bağlamalarımızı, curamızı, kemençemizi gitarımızı aldık bir sınıfa girip akort yapma telaşına yeniden girdik. O sırada bağlama hocamı gördüm. Bir öğrencisini de kapmış gelmiş, konser dinlemeye.
İnsanın hocası karşısında hata yapmamaya çalışması, düzgün çalma çabası, eli ayağı dolaşması da böyle bir şeymiş meğer.

Sahnede yerimizi almaya hazırlanırken Belma Teyzem çikolata verdi. Al boğazının kurumasını engeller dedi.
Ben az önce sound-check yaptım ya,
Arada artist artist se, se se bir ki bir ki de dedim ya.
Türkümü de kimsecikler yokken mikrofona söyledim bir rahatladım ya,
Delikanlı adama bişey olmaz diyerek döndüm arkamı.
=) Çikolatayı alsam iyiymiş elbet.

Başlamaya yakın Ufuk Abi geldi, Tübitakta benim de bulunduğum görüntü işleme paketinin lideri.
Hangi notaydı, neresiydi diye düşünürken Bilgesu çıktı sahneye.
Kızcağız zaten hemşerim, sesi mükemmel, Eray yanımda kısa sap bağlamasını konuşturdu. Ben de gayet güzel eşlik ettim. Beklediğimden güzel oldu sesler. Salondan kopan alkış hem rahatlattı beni, hem daha da gerdi. Umut Zeynebim’i söylemek üzere sahne alırken benim türküme bir parça kalmıştı.
Zülüf Dökülmüş Yüze.

Sesimin nasıl çıkacağını pek de tahmin edemeden başladım söylemeye. Titredi mi inanın bilmiyorum. Ama herkes çok beğenmiş, titremedi heralde =) Gözlerimi kapadım, belli kimselere söyledim türkülerimi. Arada gözümü açacak oldum, Yavuz Hoca, Sinem, Çağrı, Arda Abi, Gülcan.
Yüzlerinde tebessümleri ile türküme eşlik ettiler. Tam da ben söylerken girdiler içeri. Şaşkındım, ne söyledim bilmiyorum.

Türkünün “kaşlar yakışmış göze” kısmını söylemeden önce kendime hatırlatmıştım. Kaşlar yakışmış göze mi yüze mi? Yüze ya da göze de, aman karıştırma. Yöze değil, güze değil. İkisinden biri. Zülüf dökülmüş yüze, o zaman bu göze olmalı. Evet evet, göze. Güze değil.

Yemin ediyorum, ilk kıta bittiğinde, saz kısmına geldiğinde bir ateş bastı beni. Hatasız çaldım, sanırsam hatasız da söylemişim. Ama nasıl bir heyecanla söylediysem heralde kaşlar yakışmış göze kısmını söylemedim diye düşündüm. Eyvah unuttuk heralde dedim. İnanın, o kısmı söylediğimi hatırlamıyorum. Elim bir yandan saz kısmında ilerliyor. Uzatmadım, heyecanımı tamamen bastırmış bir halde, kendi sesim kulaklarımda güzel güzel çınlayarak ikinci kısma girdim.

Güzel oldu be! Alkışlara karşı bi teşekkür etsem iyi idi ama şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim =) Vallahi de oldu dedim kendime. Haftalardır hayalini kurduğum, yatıp kalktığım o üç dakika çabucak geçti gitti. Ardınan türküler aktı gitti, güzel çaldık, güzel söyledik. Esra’nın karadeniz türkülerinde ağladı insanlar. Dertliyum kederliyum da her ne desen, kanarum.

Özgün’ü provalarda çok dinledik, ama ben bile konserde müthiş etkilendim. Fazlı Hoca arada kemençe sesinin mükemmelliğinden bahsetti. Gözlerinin dolduğundan, duygulanduğundan dem vurdu. Birinci kısım problemsiz tamamlandı. İkinci kısımda yine deyişlerimiz, semahlarımız, azeri parçalarımız, kemençe eserlerimiz mevcuttu.

İkinci kısım daha challenge içeren bi kısımdı benim açımdan. Eray’ın Mamoş türküsünün hemen ardından Çekemedim Akça Kızın Göçünü çalacaktım. (Ki Eray Mamoş’u öyle bir söyledi ki, benim türküme başlarken ağlayasım geldi). Suyumdan bir yudum aldım.
Boğazımdan aşağı giden sesin mikrofonda duyulmadığını ümit ederek başladım çalmaya.
Diğer parçalarda çalıp söylemem daha kolay. Kimisinde eşilk ediyorum, kimisinde ritim tutuyorum. Hatta hiç çalmıyorum onlar çalıyor ben söylüyorum. Ama bu parça öyle değildi ki. Rıza baştan beri gergin bu türküye karşı =) Çünkü hakikaten zor bi türkü. Ve ben tavırlı çalmak istedim. Böyle olunca gitar çıktı aradan. Kısa sap bağlama da sustu. Geriye ben Rıza bir de bendir çalan arkadaş, Emre kaldık.
Rıza da ben çalmasam mı deyince ben biraz daha gerildim =) İlkinden sonra güven geldi bana biraz daha, söyleyebilirim heralde dedim.
Gözlerimi kapatır söylerim.
Gözlerimi kapatamadım, çünkü tirillerde, nağmelerde, figürlerde benim sağlam çalmam lazımdı. Bir iki ufak hata da yaptım ama belli olmadı sanırım.
Tek üzüntüm, sesim kendi kayıtlarımdaki gibi olmadı pek, biraz daha pes oldu sanırım. İnsanlar çok güzeldi çok da iyiydi dediler ama, dinlemeden yorum yapamayacağım. Sanki tam söyleyemedim, sesim biraz titredi gibi geldi bana.
Bitince rahatladım. Yapmıştım yahu.

Yolver bana çıbık beli, geçeyim.
A gız geçeyim…

Geçtim Çubuk Beli’nden. Antalya yollarına düştüm…
Devamında insanların hayran tebessümlerini izledim çalarken. İnanılmazdı. Kafamda sürekli bunu tekrar yapmalıyız düşüncesi, heyecan, panik. Yiğit’e bakıp gülümsüyorum. Mamoş’da duygulanıyorum. Sanki kimse yok karşımda, ve sanki herkes orada.
En sonunda da Fidayda, Halkalı Şeker, Kesik Çayır ile bağladık, salonun ortasında hoplayan zıplayan insanlar ile konseri bitirdik. Duygulandık, güldük, eğlendik, sevindik, gurur duyduk.

Ben hayatımda böyle bir tecrübe yaşadığımı hatırlamıyorum. Konser verdim ulan… İnanılmazdı.
Ben, çıkıp orada 150 kişi önünde tek başıma türkü söyleyebildim.
Esra’ya Dut Ağacında eşlik edebildim (umarım güzel olmuştur).
Eray ile İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım’ı söyledik, neden bilmiyorum benim mikrofon kısıktı o sıra. Kendi sesimi pek duymadım. Ama yine de güzeldi. Çok güzeldi. Her şey harika, her şey çok güzel oldu.
Sezgin’in kendi bestesi iki türkü de çok sevildi.

Boğazım ne zaman kurumuştu acaba heyecandan ?
Elim ayağım ne zaman dolanmıştı birbirine en son ?

Dertliyum kederliyum da her ne desan kanarum…
İşte gidiyorum çeşm-i siyahım, önümüze dağlar sıralansa da.
Seni gavurun gızııı (Torhul, aman yarabiim o ne güzel bir türküdür ya)
Bugün dost yarelenmiş, yine gönlüm hoş değil.
Bu gitmeler gitmek değil. Eğil salkım söğüt eğil.
Gizli de gizli sevenler, koşup yare sevdiğini söylemeli. (Bilgesu – o nasıl bir sestir…)

Çıkışta Bilgesu’dan bizimkilerle fotoğrafımı çekmesini istedim.
Annem, Babam, Seçgin, Teyzelerim, Eniştem, Kuzenim.
Bilgesu’yu öve öve bitiremediler. Ben de hemşeriniz dedim.
Aaa neresinden neresinden diye bizimkiler bi heyecanlandılar.
Sarayköy’ü duyunca da peyniiiiir edasında bir poz çıktı ortaya =)

(Çıkışta da sorguya çekildim o ayrı =D)

Bugün hayatımdaki milestone’lardan birini daha gerçekleştirdim. Kafamdaki Saygın’a bir adım daha yaklaştım.
Bir korkumu daha yendim. Yanımda olan dostlarımla eğlenceli bir gece geçirdim.
Bugünkü kalp çarpıntım, salı günü sunumunu yapacağım kalp damar cerrahi datasından başka bir kalp daha olduğunu hatırlattı bana.
İnsan olduğumu yeniden hatırlattı.

Hayatımın en güzel gecelerini sıralasam, ilk 5’e girerdi.
Gelen, bizimle çalıp söyleyen, eşlik eden, omuzlarını sallayan, elleri kopana kadar alkış tutan, ıslık çalan, kalkıp oynayan, izleyen, dinleyen, hüzünlenen, keyiflenen… Bana bu tadı yaşatan herkese teşekkürü bir borç bilrim.
Türkü ile kalın sözü ilk defa bu kadar anlamlı geliyor kulağıma…

Categories: Müzik, Seyir Defteri

3 replies »

Leave a Reply