Seyir Defteri

TÜBİTAK UZAY

Geçen hafta Tübitak’ta çalışmaya başlayalı tam bir sene olmuş.

Derler ya, zaman ne hızlı geçiyor diye, ben de kendi kendime bu koskoca bir senede burada neler yaptım analizini yapayım dedim. Önce buraya nasıl sürüklendim oradan başlayayım:

Tampere’deyken, bir gün bizim Yaşar çıkageldi, akşam paşa paşa yemeğimizi yiyorduk. Bizim yemekler Yaşar Usta’nınkiler kadar güzel olmasa da naçizane Akif’in pilavı, benim meşhur sebze yemeğim idare ediyorduk. Yaşar Usta stajdan bahsetti. Biz de o sıra Akif ile Merkez Bankası’na stajyer olarak girmeye çalışıyoruz. Yaşar’ın dediğine göre Tübitak Uzay stajyer başvurusu için son gündü. Haa iyiymiş, başvurayım dedim ve son gün belki son dakika başvurdum.

Daha sonra Merkez Bankası’nın stajyer alımları açıklandı. Zaten 2 kişi alıyorlardı, 1. ve 2. yedekler benle Akif =) Finlandiya’da da staj ümitlerimiz boş çıktığı için artık Türkiye’de küçük yerlerde staj aramaya başlamıştık.

Sonra açıklandı ki Merkez Bankası bizi (evet ikimizi birden) kabul etmiş. Ama staj 6 hafta.

Yaz okulu da var, 8 hafta yaz okulu + 6 hafta staj = 14 hafta.
Yani yaz tatilinin, aralıksız, soluksuz, nefessiz geçecek 3.5 ayı. Öleceğimi düşünürken bir gün Yaşar beni tekrar aradı:

– Abi, dedi. Senin adın var listede, stajyer olmuşsun?
– Merkez Bankası’na mı?
– Yok abi ne Merkezi, Tübitak Uzay.

Ben başvurduğumu bile unutmuştum o zaman. Hemen girdim baktım afilli bir isim (Yazılım Geliştirme Grubu)

Staj süresi : 4 hafta

Babamın

– ileride Merkez Bankası’na girersin,
– Maaşları çok yüksek,
– Oğlum yapma etme,
– Bir daha bu fırsatı bulamazsın

yakarışları arasında ben Tübitak’a gitmeye karar verdim.

Eee bilimsel de bi insanım ya!

Halbuki alakası yok, bütün düşüncem arada 2 hafta dinlenebilmekti.

‘ESS’ hastalığını, ‘Erasmus Sonrası Sendromu’ nu olabildiğince hafif atlatmaktı.

Her gün – o zamanlar henüz olmayan – takım elbisemi giymemekti.

E durum böyle olunca ben de Merkez Bankası’na, sizi zamanında kabul ettim ama gelemiyorum, birlikteliğimiz buraya kadarmış, ben başkasını seviyorum gibisinden bir yazı gönderdim, muhtemelen 3-4 milyarlık bir maaş ihtimalini yaktım, Tübitak’a doğru yöneldim.

Yaşar’ın bana başvuruları söylemesi hayatımın kariyer başlangıcı için ilk kelebek etkisi, Merkez Bankası’ndan vazgeçişim de 2. kelebek etkisi oldu. (3. Kelebek – yada Gergedan – etkisini bilenler bilir, şirket kurup ortada bırakılmamız… )

İlk geldiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Sabahın 7:30‘unda kalktım geldim. Ortada kimse yok. 30-40 kişilik lab bomboş. Oturdum bekledim bekledim. Konferans salonuna alacaklardı bizi 9’da, o zamana kadar oyalanmalıydık. Ben de başka bir Bilkentli stajyer arkadaş buldum, Oğuz. Onun yanında beklemeye başladım. Konferans salonunda birimle ilgili birkaç bir şey söylediler, sonra Hakan Abi ve Özlem Abla ile tanıştım. Java biliyorum diye beni Yazılım Geliştirme Grubu’nda, Balistika projesinin Dağıtık İşleme Modülü’ne aldılar.

Sonra yerlerimiz belli oldu, Sinan Abi’nin kübiğinde küçücük masada, burada ilk tanıştığım insan olan Oğuz ile ikimiz beraber oturuyorduk.

Tıkış tıkış laptoplarımızı yanyana koyuyorduk. Arada Sinan Abi’nin çılgın müziklerini, kafa sallamalarını, ya da şarkı mırıldanmalarını dinler gülüşürdük.

Zaman zaman da acaba bunlar ne kadar maaş alıyo diye merak ederdik. Bi keresinde Oğuz, Sinan Abi’nin masasındaki maaş bordrosunu bile açıp bakmıştı gizli gizli =) Merve bizim laba geldiği zaman Oğuz “Köpürük Saçlı” derdi. Yeşim Hanım var şu kübikte voleybolcuymuş derdi (hala doğru mu bilmiyorum =D ). Bi yandan geyik yapardık, bi yandan kod yazardık. Arada Çağlar Abi gelir takılırdı bize.

O zamandan kalma bir alışkanlık oluştu bende. Sinan Abi’ye abi diyordum, Çağlar Abi’ye abi diyordum. Hakan Abi, Sertan Abi, Serdar Abi… Hep Oğuz’dan geçti bu özellik bana =) O zaman problem yoktu, zaten stajyer olduğum için “hoop sinan, naber?” diyecek halim yoktu elbet. Gerçi şimdi de yok ama bazı çelişkiler, bazı acayiplikler var, anlatacağım birazdan.

Neyse, çok uzatmayayım, stajı Sertan Abi’nin yanında yaptım, diğer stajyerlere kıyasla hakkaten de hakkını vererek yaptım. Çok şey öğrendim ve staj sonunda güzel de bir sunum yaptım.

Sonra aradan 6 ay geçti, Mısır’dan döndükten sonra, tatilin hemen ertesi günü başlamıştım işe.

1 Şubat 2010.

Bir seneyi geçmiş, nasıl geçti ne ara geçti valla ben bile anlayamadım. İşe başladıktan sonra, eskiden abi dediğim insanlara ismiyle hitap etmedim elbette. Ama yeni tanıştıklarımın da bir çoğuna edemedim =) Mesela Ufuk Abi, şimdi Hakan Abi’ye abi derken ona abi demesen olmaz. Ona abi deyince mecburen Alphan Abi’ye de Abi diyorsun vs. gibi zincirleme bir reaksiyon başladı =)

Eh işyerinde en küçük benim, normal böyle olması.
Yine de hala en küçük olduğuma inanamayanlar var.

Mesela geçen yemek yerken Oğuz’a dedim ki, biz seninle aynı liseden mezunmuşuz. Kaç mezunusun dedi, 2006 dedim. “Yok yok, üniversiteyi sormuyorum, liseyi soruyorum” gibi bir cevapla karşılaştım.

Neyse, gelelim işe.

Tübitak çok ilginç bir yer. İnsanlarda, iş de, ortam da, her şey de çok ilginç. Mesela yazın capri ile gelen insanlar da görebilirsiniz burada, kışın tişörtle geleni de. Benim mesela son 2-3 haftadır feci şekilde uzamış sakalım var. Burada böyle dertlerimiz yok. Geçen hafta evden çıkarken karşı komşumuzla karşılaştım, şöyle bir konuşma geçti aramızda:

-Günaydın Hanefi Amca,
-Günaydın Saygın, hayrola yahu tatilde misin sen?
-Tatil mi? Yoo tatilde filan değilim. Yani okul ara tatile girmişti de bu hafta yine başladı.
-Okul mu? Ne okulu?
-Yüksek Lisansa başladım ya ben?
-Yok yok ben onu sormuyorum, iş yerini diyorum, yıllık izin filan mı aldın?
-Hayır?
-Haa, iyi o zaman. Böyle sakallı görünce…

İş konusuna gelince, ben çalışmaya ilk başladığımda Dağıtık Sistemler üzerine bir şeyler yapıyordum. O zaman çok daha akademikti benim için, veya kendimi çok daha fazla zorluyordum diyebilirim. Öğrendiğim şeyler tamamiyle yeniydi, sürekli bir şeyler okumam, okuldaymış gibi ders çalışmam gerekiyordu ama bu bana daha çok keyif veriyordu diyebilirim. Zorluğu da yok değil elbet. Çoğunlukla tek başına altından kalkamayacağım kısımlar oluyordu. Şimdi benim yerime Erdem var o kısımda, ben onun seviyesinde değilim, fakındayım. Veya ben şu anda o pozisyonda olsam, entegrasyon çok daha yavaş işleyebilirdi, bunun da son derece farkındayım. Bu yüzden daha sonra çoğunlukla elektronikçi ve görüntü işlemecilerin olduğu başka bir iş paketine geçmem proje açısından daha hayırlı, benim teknik gelişimim açısından ise daha engelleyici oldu.

Bu paket ilki gibi değil. Öncelikle çok değişken, sürekli değişen dinamik bi kod var, dolayısıyla sıfırdan dizayn yapıp gitmek belirli bir yol izlemek çok zor. Ama Ziya abi mükemmel iş yapmış, böyle bir iş akışında bence elinden gelenin en iyisini çıkarmış diye düşünüyorum.

Yeni başlayan birinin var olan kısma entegre olması daha zor, fakat ben projeyi daha önce de bildiğim için zorlanmadım diyebilirim. Gelelim yaptığım işlere.

Bu pakette yaptıklarım herkesin yapabileceği şeyler aslında. Önceki paketteki gibi ekstrem işler yok, yeni bir şeyler öğrenmem gerekmiyor, ya da kendi başıma sıfırdan bir çok şeyi yapmama gerek yok. Ama biraz luzumsuz iş yapıyormuşum gibime geliyor zaman zaman.

Tanımlayacak olsam şöyle tanımlardım:

– Herhagi bir bilgisayar mühendisi tarafından yapılabilir,
– Bazen biraz zaman alan, test analizi vs gibi şeylere sebep olan.
– Basit ama düzgün ve hatasız yapılması gerekli şeyler.

Geçenlerde yaptığım bir test sonucunda %90 küsürlerde bir sonuç elde ettim. Ki çok müthiş süper ekstra bir sonuç gibi gözüküyordu. Meğerse for loopta ufak bir hata olmuş =) Bütün enstitüyü ayağa kaldırdım, herkes bir sevindi şaşırdı. Sonra ben kızardım bozardım açıkladım tabi… =/

Yine de belli bir düzen tutturdum, elimden geleni yapıyorum. Bazen daha zorlayıcı bir şey arıyorum, bazen de bu kadar dersin, okulda araştırmanın sınavın üstüne belki de böylesi daha iyi diyorum.

Öte yandan bu ekip çok daha kalabalık, her türden insan var. Çalışması o yönden biraz daha zevkli. Haftalık  toplantılarımız daha hareketli. Gruptakilerin bi kısmının alt labda olması da benim işyerindeki çevremi genişletti. Hatta sayelerinde laser tag ile tanıştım =) Alt labdakiler sürekli bir etkinlik içerisindeler. Öğle aralarında scrabble, laser tag, ya da çeşitli ipad oyunları vs. Bizimkilerde böyle aktiviteler yok maalesef.

Bu pakette de bana en çok şey katan Ziya Abi oldu. Sadece yazılım konusunda değil, bir çok konuda. Hatta şu anda bu yazıyı yazdığım Macbook’umu alırken bile ona danıştım. Bazen hayat üzerine, bazen teknoloji üzerine, bazen öyle alakasız şeyler üzerine bile 5 dakikalık muhabbetler çok keyifli olabiliyor.

Bu aralar bizim proje de baya hareketli bakalım ilerleyen günlerde neler olacak…

Bir nokta da burada Bilkentlilere karşı olan ön yargıyı bir şekilde yıkmaya çalışıyorum 🙂 Kolay değil, herkese ODTÜ veya Hacettepe mezunu burada. Tek Bilkentli benim diyordum ki Fatih de aramıza katıldı, 2 kişi olduk sonunda.

Şu sıralar kendime teknik anlamda yeni bir şey katmıyorum, ama insan ilişkileri, işyerindekilerin birbirlerine olan tavırları vs. konusunda çok şey öğrendim. Yalnız hala çözemediğim bir konu var: Tuvalete giden koridor.

Bu koridorun yolu çok uzun. Çıkınca yolda biriyle karşılaşmamak elde değil. Eh karşılaşınca ne yapacağım da çoğu zaman fazla spontane oluyor. Mesela kübiğimdeki Narin’i görüyorum, lavabodan dönerken koridorda karşılaşıyoruz. Görmezden gelmek olmaz, görüp de sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi selam vermek de çok garip oluyor. Ya da ben giderken dönen biriyle karşılaşıyorum, bazen bir kafa eğme hareketi ile karşılaşıyorum, ya da hafif bir gülümseme. Sanırım burada racon böyle =)

 

Categories: Seyir Defteri

2 replies »

Leave a Reply