Gezi

Belgrad – I

Sırbistan’da zaten halihazırdaki plansızlığımızla sadece Belgrad’a gitme fırsatı bulabildik. O yüzden bu dizinin başlığını Sırbistan değil Belgrad koymaya karar verdim.

Belgrad Tuna ve Sava nehirlerinin birleşim noktasında bir yerleşim yeri. Belgrad, yani Sırpça’da Beograd, aslında Beyaz Şehir anlamına geliyor. Güneydoğu Avrupa’nın, Balkanlar’ın en büyük şehirlerinden birisi. Zaten şehre girdiğimiz anda Makedonya’nın o kasabamsı havasından metropol havasına kaptırıyoruz kendimizi.

Biz Ohrid dönüşü yorgun argın otobüse biner binmez kafamızı koyup uykuya daldık. Otobüs biletine yaklaşık 15-20 euro arası bir para ödedik diye hatırlıyorum.  Ben sanırsam Sırbistan sınırına kadar epey bir uyudum. Bu Balkan gezimiz boyunca otobüs ile ilk ülke değiştirmemiz olacaktı o yüzden de biraz heyecanlıydık, ne olacak ne bitecek bilmiyorduk. Önce Makedon sınırından çıkarken şoför pasaportlarımızı topladı, otobüsten inip damgaları vurdurttu. Buraya kadar bir atraksiyon olmadı. Sonrasında Sırbistan girişine doğru otobüs ağır adımlarla ilerledi, şapkalı sert bakışlı bir polis amca bindi otobüse. Cem’e ve bana baktı, çantalarımız işaret etti “Open” dedi. Bu kadar. Açtık gösterdik, gerilme amca diyerek. Bizim dedelerimiz zamanında buraları darmaduman etmiş, kafamızı bozma – diyemedik – paşa paşa boynumuzu büküp çantaları açtık.

Sanırsam Sırbistan deyince her Türk gibi bizim de önyargımız var, hepimizin ki de haklı bir Bosna olayından ötürü. Zamanında silahları alınmış, tarafsız bölge ilan edilmiş Sarajevo’da Boşnakları nasıl katlettiklerini biliyoruz. Bu yüzden buraya giderken benim kafamda her daim
– Türklere nasıl davranıyorlar ?
– Gümrükte, şehirde, herhangi bir yerde sıkıntı yaşar mıyız ?
– Sağ salim dönebilir miyiz ?

gibi soru işaretleri mevcuttu. Yine de Cem’in daha önce Belgrad’a gelmiş olması, hiçbir sıkıntının olmaması vs. gibi durumlar içimi ferahlattı. Hatta birazdan anlatacağım, oradaki müthiş sıcak ve yardımsever sırp arkadaşlar edindim. Sırbistan’daki inanılmaz Türk etkisini de görünce önyargılarım biraz olsun kırıldı diyebilirim.

Sabahın erken saatlerinde, 7 gibi otobüsten inerek hostele doğru yola koyulduk. Bu sefer taksiciler tarafından soyulmamak için ben kaydettiğim yol tariflerini açtım, hemen tren istasyonundaki Tourist Info’dan da bir harita alınca hostelimizi kolayca bulduk. Chillton adında bir hostelde kaldık, hemen belirteyim, şimdiye kadar kaldığım en iyi hostellerden biriydi. Şehrin hemen göbeğinde değil, biraz yürüme mesafesinde fakat yine de yakın. 4 kişilik odada 4’ümüz kaldık. İki gün önceden ayırtmamıza rağmen kişi başı 12’şer euro ödedik. Klima, askılar dolaplar, tertemiz bir oda. Onun harici ortak salon şahane, armut koltuklar, rengarenk duvarlar, bir duvarda kocaman Yugoslavya haritası. Hosteli çok beğendim, akşam edineceğim arkadaşları da !

Karnımız aç olduğu için hemen müsli’ye ve süte abandık, ben bir litre sütü indirdim yine mideye. Hosteldeki şirin kızımız her birimizin pasaportlarını isterken aralarına Turist Bildirim Kağıdı gibi bir zımbırtı iliştirdi. Bu kağıdı ülkede kalınan süre boyunca yanımızda taşımamız zorunlu imiş, o yüzden pasaportların arasına sıkıştırdık. Sırbistan’da kalacağımız süre boyunca nerede konaklıyoruz, kaç gün kalacağız ne zaman geldik vs. gibi bilgileri içeriyor. Normalde diğer hostellerde bu kağıt kaydı için de fazladan para alıyorlar, ama Hostelworld’de belirttikleri üzere, Chillton’da oda parasına bu hizmet de dahil. Tertemiz duşlarda bir duş aldık, ben burada birkaç ay yaşayabileceğime karar verdim.

Mutfakta ise kuralların yanında şöyle bir not vardı:
“If you would like to try Serbian (Turkish) coffee, follow the instructions : ”
Türk kahvesi bile koymuşlar. Kağıtta yapamazsanız (eee her yiğidin harcı değil Türk kahvesi) biz gelip size yapabiliriz de yazmışlar. Bir çok Türkçe ortak kelime var Sırbistan ile. Şehrin her tarafında Türk etkisini hissetmek mümkün. Mesela şehrin doğu tarafında Kalemegdan, en görülesi turistik mekan Belgrad’ı sarmalayan nehirlerin arasında kalıyor. Dil konusundaki kesişimler ile ilgili yazılar ararken bir bloga rastladım, Sırpça ile Türkçe arasındaki dil benzerliklerini, ortak kelimeleri inceleyen bir yazı, kaynaklar da belirtilerek yazılmış:

Resimde gördüğünüz fesli zât, Vuk Stefanović Karadžić 1787’de Osmanlı ülkesinde dünyaya gelmiş, 1864 senesine kadar süren ömrüne Sırp dili ile ilgili sayısız çalışma sığdırmış. Devrinin en önemli filologlarından (dil uzmanı) ve halk edebiyatçılarından sayılıyor. Sırpçanın edebiyat dili olarak modernizasyonunu ve dilin kiril alfabesine göre standardizasyonunu sağlamış.

Melahat Pars, “Makedon ve Sırp Romanlarında Türkler ve Türk İzleri” adlı çalışmasında zikreder. Vuk Stefanović Karadžić 1814 senesinde Sırpça bir ilk okuma kitabı hazırlar. 1918 senesinde ilk Sırpça sözlük çalışmasını yayınlar. Ama milliyetçiliğin revaçta olduğu bir devirdir söz konusu olan. Diğer bazı Balkan milletleri gibi Türk dili ve kültürünün etkisinden kurtulmak ister Sırplar da. Vuk Stefanoviç Karaciç, 1818 yılında hazırladığı ilk Sırpça sözlüğünün ikinci baskısını yaptığı zaman, sözlükten binlerce Türkçe kökenli kelimeyi atmaya çalışır. Ancak, onları atacağı yerde 1700 yeni Türkçe kelime daha almak mecburiyetinde kalır sözlüğüne. Kendi dilinin Türkçe kökenli kelimeler çıktıktan sonra ne denli fakirileştiğini görmüştür zira.

Yine aynı blog‘daki listeden bazı kelimeleri aldım buraya :

  1. Abeceda (alfabe)
  2. Alat (âlet)
  3. Alka (halka)
  4. Alva (helva)
  5. Amanet (emanet)
  6. Ambar
  7. Astma (astım)
  8. Babo (baba)
  9. Badava (bedava)
  10. Badem
  11. Bakar (bakır)
  12. Bajat (bayat)
  13. Bajram (bayram)
    Ramazanski Bajram
    Kurban Bajram
  14. Bakrač (bakraç)
  15. Bakšiš (bahşiş)
  16. Baksuz (bahtsız)
  17. Baksuzluk (bahtsızlık)
  18. Bala (balya)
    Bala pamuka (pamuk balyası)
  19. Barut
  20. Barjaktar (bayraktar)
  21. Karanfil

Siteye girerseniz daha onlarcası, yüzlercesi var.

Hostelde ufak bir kestirmenin ardından şehri keşfetmeye koyulduk. Öncelikle tren biletlerimizi almak için tren istasyonuna gittik. Bu gece burada kalacağımız zaten kesindi, ertesi günü de şehirde geçirerek gece treni ile Karadağ’a gitme kararı aldık. Bu arada önceki yazıda bahsettiğim sebeplerden bizim plan komple sarktı elbet, Karadağ’daki hostellerin de bir gecesini böylece trende geçirerek yakacaktık. Tren biletlerini yataklı alabilmemiz için ertesi gün 10’dan sonra gelmemiz gerekiyordu, bilet 50 lira civarı idi. Tren ile 8 saat kadar bir yolculuk yapacaktık. Ertesi gün biletleri almak üzere gardan ayrıldık.

İlk olarak hosteldeki kızın da tavsiyesi üzerine Nicola Tesla müzesine gittik. Yunus her ne kadar “We are not museum guys” dese de kız ayıp ama o kadar da değil, buraya kadar gelmişiniz, Tesla görmeden gidilmez, Yuh Artık! dercesine bir bakış attı Yunus’a. Hatta bakışla kalmadı açık açık da söyledi =) Baştan söyleyeyim, verdiğimiz paraya değmedi. 20 dakikalık Tesla’nın hayatını anlatan bir video izledik – ki zaten bunu evde izleyebilirdik, benim bir çok bildiğim nokta da vardı – sonrasında ışıklı bi şov vs, icatlarından bazılarını gördüğümüz küçücük bir oda. İkinci odada da Tesla’ya gelmiş doğumgünü tebrik kartlarını gördük ! Normalde 2000’den fazla Tesla’ya ait icat, eşya, vs. varmış bu ay tebrik kartlarını sergiliyorlarmış. Aman ne güzel. 5 euro verdiğimiz müzeden böylece çıktık. Her ay da farklı bir şey koyuyorlarmış, belki bir sonraki ay takım elbiselerini koyabiliriz dedi rehberimiz. Birkaç hatıra:

Sonraki durağımız meşhur Knez Mihailova caddesiydi. Şansımıza o gün halk koşusu olduğundan yollarda araba yok, ara ara polis kontrolleri vardı. Tek tük koşanlar vardı. Çok eğlenceli bıcır bıcır kalabalığın arasına karışarak Knez Mihailova’ya çıktık. Knez Mihailova biraz İstiklal, biraz Tunalı karışımı canlı güzel cıvıl cıvıl bir cadde. Cafelerle, ve mağazalarla dolu, trafiğe kapalı. Uzun Mihailova caddesine yokuş yukarı doğru çıkarak ulaştık, ara ara halk dansları, gösteriler gibi etkinliklerle de karşılaştık. Knez Mihaliova caddesinin başlangıcındaki meydanın adı Cumhuriyet (Republik) Meydanı. Meydanda  Mihailo Obrenovic’in ata binen bir heykeli var, bu yüzden at meydanı da deniyor imiş. İşte tam bu meydanda ufak bir dans gösterisine denk geldik. Önce geleneksel kıyafetlerini gitmiş çocuklar bize halk danslarından oluşan bir görsel ziyafet sundular. Müzikler çok zevkli çok hareketli idi. Ama biz bilmiyorduk ki esas görsel ziyafet bundan sonra başlayacakmış =) Crazy Dance mı, Süper Dance mı ne öyle bir grup sahneye çıktı, güzel sırp kızları dansları ile bir süre bizi bizden aldılar. En sonunda da bazı zihinsel engelliler çıkıp Sırpça bir şeyler söylediler. O sırada biz yolumuza devam ettik.

Bu meydan bir nevi Ankara’daki Dost Kitabevi =) Belgrad’dakilerin buluşma noktası burası, hemen karşısında da Ulusal Tiyatro, Ulusal Müze ve Ulusal Kütüphane binası var. Bu arada atlamadan geçmeyeyim, her yerde Türk Hava Yolları’nın dev Türkiye afişlerine burada da rastladık, Alanya neymiş yahu! Türkiye’de böyle bir yer var mı ki cümlelerimizi, Makedonya’dan sonra burada da söyledik. Meydan’dan birkaç fotoğraf daha :

Hostel’den merkeze doğru yürürken etraftaki yıkık dökük bazı binalar ister istemez dikkatimizi çekti. Bazı binaları ibret olsun, halk hala ve hala gaza gelsin diyerek adamlar bilerek restore etmemişler, olduğu gibi bırakmışlar. Belgrad yüzyıllar boyu tekrar tekrar yakılmış ve yıkılmış, tarih boyunca yüzlerce savaşa sahne olmuş bir şehir. Belgrad’da şehir dediğim zaman, burası hakikaten bir şehir. Üsküp, Podgorica, Kotor, Ohrid veya Tiran ile kıyaslandığında Sırbistan’daki gelişmişliği, kesinlikle farkediyorsunuz. Diğer şehir adını verdiğimiz yerler buranın yanında kasaba gibi kalıyorlar. Hem alan olarak büyük, hem de yapılar, ulaşım, kısacası bütün şehir çok daha gelişmiş burada. Şehrin her tarafında bir pop star edasına bürünen Başbakan’ın afişlerini görmek de mümkün. Biz gittiğimiz dönemde seçim olmak üzereydi zannedersem, bu yüzden bol bol politikacı afişine rastladık. Avrupa Birliği yolunda yaptıklarından ötürü de adama adeta tapıyorlar. Yıkık dökük binalar demişken, bu da onlardan bir tanesi, sanırım eski savunma bakanlığı binası bu :

Şehir merkezinde en gezilesi yer yukarıda bir kez daha adını zikrettiğim Kalemegdan. Kalemegdan (yani Kale Meydanı) Knez Mihailova caddesinin sonuna denk geliyor zaten. Adından da anlaşıltığı gibi burası Türk döneminden kalma bir kale. Epey de büyük geniş bir kale, Sava nehri kıyısında. İçerisinde gezip görülecek türlü türlü müzeler var, manzarası çok tatlı, direk yeşil kıyılara, şehrin diğer tarafına bakıyor, nehir şahane güzellikte. Haftasonu bisikletinizi kapıp gelebileceğiniz, ya da sevgilinizle ufak çaplı bir yürüyüşe çıkıp sağda solda gitar çalanları dinleyebileceğiniz bir buluşma mekanı gibi bir yer olmuş burası. Osmanlı’nın yıllarca elinde tuttuğu, sonuna dek direndiği, sonra terk-i diyar eylediği muazzam bir kale. Kalenin içinde çok güzel bir park var. Park girişinde öncelikle satranç oynayan, hem de gayet ciddi oynayan, etraflarında 60 yaş üstü bir izleyici kitlesine sahip amcaları görüyoruz. Bir nevi kahve düşünün, ama parkın ortasında ve insanlar satranç oynuyorlar, hem de satranç saatleri filan kullanarak. Özenmedim, imrenmedim dersem, yalan söylemiş olurum.

Parkta denk geldiğimiz ikinci ve unutaymayacağımız bir anı ise Top Atışları oldu. Kalenin tepesinde nehre doğru bir top atışı sahnesine şahit olduk (hem de en önden umulmadık kulak çınlamalarıyla). Yanımdaki Sırp güzeline sordum, ne oluyo burada amaç ne dedim, kafa sallayıp bilmiyorum dedi. Herkes dağılırken bir başka Sırp’a sordum, bu kutlama neydi dedim, o da bilmiyorum dedi. Sırp olduğuna eminsin değil mi dedim =) Gülüştük, evet ama bilmiyorum dedi. Benden başka hiçkimse de etrafta öğrenme çabasında değildi.

Önce bir bant çekerek bizim de dahil olduğumuz seyircileri toplardan biraz(!) uzaklaştırdılar. Bu arada Yunus ile ben bol bol fotoğraf çektik. Sonra bir asker amca kılıcını indirince bayrak marş eşliğinde göndere çekilmeye başlandı. Bu sırada kılıç tekrar havaya kalktı, askerler top başına gittiler, içeri bir şeyler koydular. Ben orada saf saf sembolik şeyler olacak heralde diyerek video çekerken BOOOOOOOM sesi ile birden irkildim, hatta videoda bariz bir kayma, sallantı, panik ve Türkçe “Ha..tir” gibi söylemler mevcut =) Biz henüz yanımda Alper ile birinci şoku atlatamamışken ikinci topu ateşlediler, noluyo oooolum nereye geldik derken üçüncü devam etti. Şaşkın şaşkın en önde top atışlarının bitmesini bekledik, sonra paşa paşa dağıldık. Çektiğim video da burada:

Kalemegdan’ı gezmeye devam ettik. Bu arada belirteyim, protokol olduğunu zannettiğimiz valimsi bir amca ve onlarca koruması, askeri yüksek yetkililer de törene eşlik ettiler, etrafta sayısız kameralar vardı. Burada ortaya “Bosniaaaa” diyerek çılgınca bağırsak ne olur diye Alper ile kritiğini yaptık, öyle bir şeye cesaret edemedik elbette =)) Dağılırken bir ümit birine daha sordum bu ne günü diyerek. Military Day cevabını aldım, 2. Dünya Savaşı’nı kazandığımız gün filan bişeyler dedi adam. Ben de hakikaten yemiştim. Döndükten sonra bile herkese bu top atışını anlatırken böyle bahsettim. Fakat az önce wikipedia linki‘nden baktım böyle bir gün yok ! En olası Holocaust, yani Nazilerin Yahudi katliamını andıkları gün olarak belirtilmiş. 22 Nisan’da da başka bir olay yok sevgili dostlar. Bu arada 22 Nisan demişken, farkettim de bir ay olmuş döneli =/ Kalemegdan epey geniş, içerisinde bir sürü müze, fotoğraf çekilebilecek bir sürü manzara var. Bir de Türklerden kalma Şehit Ali Paşa Türbesi var. Esas adı Mora fatihi Silâhtar Damat Ali Paşa, meşhur Osmanlı akıncılarından. Epey yaşamış olacak ki Sultan II. Ahmed, Sultan II. Mustafa, Sultan III. Ahmed devirlerini görmüş, hatta ve hatta epey sağlam bir akıncı olacak ki Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan’la nişanlanmış. Bu akıncı amcamız bir dönem Devletü Aliyeye sadrazamlık da yapmış, Peter Varadin savaşında alnından kurşunla vurularak şehit düştüğünden, o tarihten sonra Şehid Ali Paşa unvanıyla anılmış. Naaşı muharebe meydanından alınarak Belgrad’a getirilip Kalemegdan’da Sultan Süleyman Camii mezarlığına defnedilerek üzerine bu türbe yapılmış.

Kalemegdan’da bir başka ilginç yer fotoğraf çeken gençlerdi. Burada sürekli zıplayan bir kız, onun da fotoğrafını çeken onlarca fotoğrafçı adayı genç dimağlar vardı =) Yunus tabi bir iki profesyonel çekimle hemen işi tamamladı. Sonraki ağaçlı fotoğraf ise benim eserlerimden 🙂

Buradaki nehir manzarasını bir süre izledik, muhabbet ettik, yorgunluğumuzu giderdik. Şahane bir Kalemegdan manzarasından sonra hosteldeki güzelimizin önerdiği “?” adlı mekana doğru ilerledik. İlerlerken burada Saint Sava adlı katedrali farkettik. Belgrad’da görülesi mekanlardan birisi, fakat zannedildiği kadar eski değil. Bu katedralin de şöyle bir hikayesi var. Aziz Sava Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu. Bu kilise ile ilgili birden fazla farklı farklı hikayeler okudum, epey de zaman oldu, kafamdakileri toparlamaya çalışacağım. Sırplar Osmanlı işgalinden sonra burada bir ara kafalarını kaldırmaya, isyan etmeye çalışmışlar =) Fakat becerememişler, Sinan Paşa bunların başını ezeyim derken 1595’te Saint Sava Katedralini de yerle bir etmiş, taş üstünde taş bırakmamış. Sırpların yazdığı sitelerin bazılarında bunun (haklı olarak) asimilasyon politikası için, dinsel direnişi de kırmak için yaptıklarından bashetmişler. Eh yalan da değil hani. 1595’te yıkılan Saint Sava’nın kalıntıları üzerine de yıllar geçmiş, tekrar biz bu katedrali yapalım demiş adamlar. Fakat Yugoslavya’nın sıkıntıları, savaşlarla geçen yıllar derken 1980’lere kadar yapamamışlar. 1980’den sonra yapılan bu büyük katedral aslında epey yeni, fakat yine de Belgrad’ın en görkemli yapılarından biri olma özelliğini korumuş. Şu anda turistlerin en uğrak mekanlarından birisi. Biz girdiğimiz sırada içeride inşaat hala devam ediyordu (artık bu Cami görünümlü Kilise bitmedi mi ne anlayamadım) fakat bir grup insan ilahi söylüyorlardı. Videoya çektim, bir sonraki yazıya onu da koymayı planlıyorum.

Saint Sava’dan başka bir kilise daha gezdik (aslında gezdim 😀 çünkü bizimkiler Eaaa Kilisemi gezeceez yeter dediklerinden). Bu kilisenin karşısında “?” lokantasında gayet tatlı güzel bir yemek yiyoruz. Evet, lokantanın adı “?”. Bizimkiler yine tavuk söylüyorlar, ben bu sefer kuru fasülye denemeye karar veriyorum =) Domuz eti yememeye çalıştığımız ve tavuktan da biraz sıkıldığımız için ben bu sefer değişiklik yapıp “Serbian Style Beans”, yanı Sırp Usülü Kuru Fasulye yemeye karar verdim. Domuz eti var mı diye sormaya gerek görmemiştim ki yine bir hata yapmışım anladım. Karadağ’da yiyeceğimiz etrafı domuz eti ile sarılı “chicken roll” dan önce bu da ayrı bir tecrübe oldu benim için, çünkü kuru fasulyenin içinde koca koca yüzen bütün etleri çıkarmak zorunda kaldım. Ha, kalan kısmı iyiydi =)

Hava da kararmaya başlamışken hostele doğru dönüp biraz dinlenmeye, ardından Sırbistan’ın gece hayatını keşfetmeye karar verdik. O gece beni müthiş sürprizler bekliyordu. 4-5 shot Rakija’nın ardından hiç tanımadığım insanlarla bir Milonga gecesine gidecek, Tango yapmaya çalışacak süper eğlenecektim.

Rakija (ve etkilerinin başladığı an :D) :

NOT: Muhteşem, gerçekten süper bir bloga rastladım Sırbistan ile ilgili. Sadece Belgrad değil, adeta abimiz ülkeyi, savaşları, Karlofça’yı yaşayarak anlatmış. Aynı adamın bir başka yazısı da Belgrad’da acil servis ile başlayan, daha sonra Sırp – Boşnak, Hırvatların katliamı vs. ile devam eden yazı çok güzel bilgiler içeriyor. Vakit bulursanız kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Bunları okuyunca yemin ediyorum gezi yazısı yazıyorum demeye utandım, hem de çok utandım. Ama grup olarak gitmenin avantajları olduğu gibi bazı dezavantajları da oluyor. Her yeri her istediğin şekilde her yorgunlukta, her yoğunlukta gezemiyorsun bazen. Zaman desen o da ayrı problem. En kısa zamanda gezdiğim ve yazdığım bütün yerleri tekrar gezme kararı aldım ! Bu sefer tek başına gitmek gibi de bir çılgınlık yapmak üzereyim.

NOT2: Sırasıyla not almadığım, ve birkaç gün sonra buradaki hatıraları yazdığım için gezdigimiz yerlerin sırasını epey karıştırmış durumdayım =) Büyük ihtimal (çektiğim fotoğrafların sırasına baktım da) önce Saint Sava’ya, ardından Kalemegdan’a gittik, ertesi gün ?’ne gittik :/ değiştirmeye çok üşendiğim için böyle bırakıyorum, Cem, Alper ve Yunus kusuruma bakmazsınız artık.

Categories: Gezi

Tagged as: , ,

2 replies »

  1. Belgrad ‘ı çok iyi anlatmışsınız. Umarım gün gelir Novi Sad ve Subotika ‘ya da uzanabilirsiniz. (Festival zamanı tabii ki kaymaklija olacaktır)

Leave a Reply