Seyir Defteri

Paris Günlükleri IV – Lyon’da İlk Günler

Kaptan’ın Seyir Defteri

Kayıt 0004
23.09
Lyon’a Yolculuk

Önceki melankolik yazılardan sonra, artık biraz neşelenmenin vakti geldi sanıyorum. Sizi önümüzdeki birkaç post boyunca tamamiyle uluslararası bir ortama sokup, farklılıklardan bahsedip, ara ara da iğrenç Fransız bürokrasisinden bahsedeceğim =) Başlıyoruz.

Oryantasyon Lyon’da olacaktı. Olympic Lyon futbol takımından başka hakkında hiçbir şey bilmediğim bu şehre ilk kez gidiyordum elbet. 2 gün sonra tanışacağım Carlos burayı ‘Tam bir tipik Fransız kenti’ olarak tanımlayacaktı. Eşyalarımı hızlıca toparlayarak evden çıktım. Tren 7:53’teydi, ama bizim pimpirikli arkadaşlar erkenden orada buluşmak istediklerinden, ben de 6:30’da kalktım. Ev sahibime elveda diyemedim elbet, adamcağız mışıl mışıl uyuyordu. Aslında bir gün öncesinden hazırlanmayı planlamıştım ama sanırım biraz can sıkıntısı, biraz tembellikten az biraz da yorgunluktan her şeyi sabaha bırakmıştım. Uzun bir gün olacak gibiydi. Yeni bir maceraya, yeni bir şehre doğru yol alıyordum. Ufak sırt çantama üç dört tişört, pantolon (bu da fransızca bir kelime bu arada) anacığımın (evet yurtdışına çıkınca birden anne anaya dönüşüyordu) damla sakızlı kurabiyeleri ve ben.

İstasyona ilk defa gidecektim, hem para durumumun gidişatını kestiremediğimden hem de etrafı merak ettiğim için uzun yürüyüşlerimin ilkine bu gün başladım. Tahminen yarım saatte orada olacağımı hesap ettim.

Hafifçe yağmur çiseliyordu. Deri ceketimin üzeri hafif nemlenerek, telefonumun ekranını yağmurdan koruyarak en kestirme yoldan Gare de Lyon’a doğru yürümeye başladım. Puslu Paris sabahları ile tanışmam böyle oldu sevgili dostlar. İnce ince ıslatmadan yağan yağmurda etrafta dükkanlarını yeni açan fırıncılar, topuklu ayakkabılarıyla koştura koştura işe giden fransız kadınları, takım elbiseleriyle bisiklete binmiş fransız erkekleri. Bu evden kendi başıma çıkıp etrafı keşfettiğim ilk gündü. Sabah olması da farklı bir bakış açısı kattı zannediyorum. Yürürken epey eğlendim diyebilirim. Yine yalnızlık hissi arkamdan kovalasa da, bir nebze farklılık içimi sevinçle doldurdu. Telefonun nemlenen ekranıyla ilk Instagram fotoğraflarımı da burada çektim

Paris’ten Lyon’a gitmek, bunun için de Gare de Lyon adında bir istasyona gelmek de ironik geldi bana biraz. Ülkenin her yerine tren seferi yapan bu istasyona ilk gelişim ilk yolculuğumda istasyonun adını aldığı şehre gidiyordum. Her zamanki pimpirikliliğimle biraz erken geldiğim için etrafı gözetlemeye koyuldum. 7 hafta Fransızca alıp da sadece üç beş kelime hatırlıyor olmama hala şaşıyordum. Konuşmalardan kelimeler seçebilsem bile hiçbir şey anlayamıyordum. Gelmeden önceki iki aydır olduğu gibi ve önümüzdeki 3 hafta her gün kendime hatırlatacağım üzere “En kısa zamanda Fransızca öğrenmeliyim” diyerek kendi kendime söz verdim.

TGV’nin yüksek hızlı treni ile (TGV ile ilgili çok ilginç bilgiler, rekorlar filan var, trenler ilginizi çekiyorsa http://en.wikipedia.org/wiki/TGV) yaklaşık 500km yolu 2 saat 20 dakika’da gidecektik. Vodafone’dan kalan son kontörlermle Sandra ve Yusra’ya nerede olduğumu mesaj attım. Az sonra yola koyulduk. O kadar saat uyumuş olmama rağmen, bir önceki gün de dinlenmiş olmama rağmen uyanık kalamıyordum. Hava değişiminden midir nedir, bilmiyorum sürekli uykum geliyordu bu memlekette. Trendeki 2.5 saat boyunca da sürekli uyudum. Ara ara gözlerimi araladığımda yemyeşil tarlalardan ovalardan geçiyorduk, ama hiçbirini oturup da izleyesim gelmedi. Daha çok nerede olduğumu unutmaya çalışır gibi uykuya sığınıyordum.

Trenden inmeye yaklaştığımızda ne kadar hazırlıksız olduğumu farkettim birden. Ne otele nasıl gideceğimize bakmıştım, ne de oryantasyonun olduğu kampüse, metro duraklarına. Kemdi umarsızlığıma ben de şaşırdım, ama Yüsra dersini çalışmış şekilde çantasından bir tomar kağıt çıkardı.  Derin bir oh çektim. Lyon’a geldiğimizde (geldiğimizi sandığımızda, trenden indik. Fakat farkettik ki istasyon Lyon Perrache değil, başka bir istasyondu. Tren hareket ederken hemen tekrar vagona atladık. Oturan yaşlı bir amcaya ingilizce biliyor musunuz diye sordum (tabi ki Fransızca sordum), hayır dedi. Sandra’ya baktım hemen gelip Fransızca derdimizi anlattı. Ufak bir telaş ve koşuşturmanın ardından doğru durakta indik =)

Yusra Önce bizi otele götürdü. Otelde Gaurav (havalanında karşılaştığım Hint eleman) Gregory (Rus) ve Jose (Meksikalı) ile beraber kalacaktım. Daha ucuz olsun diye koordinatör Delphine’in tavsiyesiyle okul rezidansı dedikleri (bildiğin otel) bir yerde kalıyorduk. Günlük 37 euro öderken bana epey koydu, çünkü daha öok burada kalmak zorunda olduğumuzu, herkesin burada toplanacağını zannediyordum. Lakin istediğimiz yeri ayarlayabiliyormuşuz, kaldı ki otel ve tren paralarını da cepten verdmiştik. Bileydim Couchsurfing.com’u zorlardım, 150 euro cebimde kalırdı… İstemeye istemeye parayı ödedim, ertesi gün kahvaltının güzel olacağını umarak odaya çıktım. Odaya ilk gelen bendim, daha bizimkiler gelmemişlerdi. Önce interneti bulmuşken (Paris’teki evimde olmadığı için) hemen bizimkilerle Skype üzerinden hızlı bir görüşme gerçekleştirdik. Biraz kestirdikten sonra (evet hala uykum var inanamıyorum) maillerimi kontrol ettim. Delphine oryantasyon programını göndermişti ama göründüğü üzere pek de programa benzemiyordu :

İlk günümüz zaten boştu, Çarşamba öğleden sonra da boş görünüyordu. Hatta Cuma günümüz de boştu. Lyon’u göreyim diye dönüş biletimi Cumartesi akşamına aldığım için anında pişman oldum. Aslında son gün için kalacak yerim de yoktu =) Oda 4 kişilik olduğundan ve diğer 3 arkadaş 7’si sabah ayrılacaklarından, ben 7’si gecesi ne yapacağımı bilmiyordum. Cuma için bir yer bulmam gerekti, ve o gece odasında kalıp yerde battaniyenin üzerinde uyuyacağım, tanışacağım ilk Katalan olan, hayatında hiçbir futbol maçını sonuna kadar izlememiş olan Jaume ile ertesi gün tanışacaktım. Kalacak yer problemimi sonraya bırakıp kızları aradım, Lyon’u keşfe çıktık.

Yusra ve Sandra zaten iki çantayla geldiklerinden üstlerini başlarını değiştirmişlerdi, ben ise trenden indiğim halimle yola koyuldum.

Parlayan güneş mi, yoksa tekrar turist moduna bürünmekten mi bilmiyorum, sanırım dışarı çıkıp dolaşmak bana epey keyif verdi. Son üç gündür üzerimde dolaşan hazan bulutlu kaybolmuş, Paris’teki puslu hava dağılmış, neşem yerine gelmişti. Lyon’da da Notre Dame bulunduğunu öğrenip metro ile oraya gittik. Yolda aklıma geldi, Notre kelime anlamı olarak Bizim demek. Dame’a baktım, ‘Damsız Girilmez’deki dam ile aynı. diğer anlamı da çatı. Dam kelimesi de mi acaba Fransızca’dan gelmiş yok artık diye düşünürken Basilika’ya ulaştık.

Lyon’da da Paris’teki gibi müthiş bir metro ağı vardı. Ayrıca aynı biletle hem trene hem metroya hem tramwaya hem otobüse binilebiliyordu. Bizimkiler neden hala bunları gerçekleştiremiyor diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım. Yolda insanların yüzlerine baktım, Paris’e kıyasla daha mutlu geldiler bana, kendi mutluluğumdan mı bilmiyorum. Şehir daha Fransız, daha az karmaşık göründü. Daha sonradan konuşacağım binbir ülkeden gelmiş insanlar da benim gözlemlerimi biraz olsun doğrulayacaklardı. Basilika’da bol bol fotoğraf çekildik. Yemeğe müthiş miktarda para harcanılabilecek olan Fransa’nın gastronomik başkenti olan Lyon’da ucuz bir yer için epey dolandık. En sonunda ufak bir yerde birer pizza alarak yemeğimizi yemiş olduk. Fransa’da insanlar çeşme suyu içiyorlar, tıpkı Finlandiya’daki gibi (Sanırım Paris günlükleri serisi boyunca epey Fransa-Finlandiya kıyaslaması yapacağım). Buraya gelmeden Fransız yemekleri iğrenç, çok kötü diyen arkadaşlarımın da aslında epey yanıldıklarını farkettim – Pizza’dan değil tabi ki, ilerleyen günlerde Bouchon’da tadacağım eşsiz lezzetler sayesinde. Akşam otele döndüğümüzde bedava kablosuz internetin keyfini çıkardık. İnternetten tanıştığım Grigory ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum. Bildiğiniz üzere seneye İtalya’ya gidiyorum. Barcelona’ya gidip de değiştirmek isteyen olursa diyerek insanlara mail atmıştım, birinden şöyle bir cevap geldi :

 

Hi Saygin,Sorry, I can’t swap with you because I also prefer Barcelona…
However, I’ve read your blog: http://erasmusum.wordpress.com/
You’re a great writer by the way! =)

Yours faithfully,

Grigory Antipov

Böylece Grigory, programa gelmeden tanıştığım ilk insanlardan biri olmuştu. Birkaç gün içinde öğrenecektim ki, aslında programdaki 18 kişinin tamamı benim blogumu hemen her gün takip ediyorlardı. Zaten bir çoğu sima olarak beni tanıdığından tanışma faslımız çok hızlı gerçekleşecekti =)

Odada beraber kaldığımız Jose ile akşam belki içecek bir şeyler, çay, ya da atıştırmalık bulabiliriz umuduyla akşam dışarı çıktık, ama her yer kapalıydı. Sorduğumuz Fransız arkadaşlar da zaten pek yardımcı olmadılar. Bu birkaç gün içerisinde farkettim ki Fransızlar ile direk İngilizce diyalog başlatabilmek çok zor. Öncelikle ‘Excuse moi, Parlez-vous anglais?’ = ‘Pardon, İngilizce biliyor musunuz?’ diyerek konuşmaya girmek şansınızı %50 oranında arttırabiliyor. Bilmiyorum derlerse bile bozuk Fransızcanızla bir şeyler sorup fikir alabiliyorsunuz. Diğer türlü, ingilizce soru sorunca genellikle ‘Non’ diyerek kafa çevirip kaçıyorlar =)

Jose ile ellerimiz boş otele döndüğümüzde Tayland’lı Lin’i gördük. Blog ve Facebook grubu sağolsun, sanırım progrramdaki herkesle bir şekilde irtibat kuran bir tek ben vardım. Odaya çıktığımızda bir alt katımızda kalan, bizimle aynı programa DMKM’e gelmiş olan birisi kapımızı çaldı. 30 yaşlarında evli olan bu Meksikalı kadın Türkçe konuşabiliyordu. Daha önce Facebook’ta tanıştığımızda bu kadar farketmemiştim, ama elinde lokum ile tanışmaya geldiğinde hakikaten şaşkınlıktan dilim tutuldu. Elin Meksikalısı, ne alaka yani di mi ?Neden Türkçe öğrendin diye sordum elbette. İlk başta iş yüzünden başlamış, kültür merkezinde çalışıyormuş, birkaç Türk erkek arkadaşı olmuş, defalarca da Türkiye’ye gelmiş. Oda arkadaşım Jose de Meksikalı olduğundan ikisini tanıştırdım. Çok ilginç bir kültürel sohbete başladık. Hint kültürünü Gaurav ile tanıyacak, üniversiteyi Ukrayna’da okumuş Ugandalı bir çocukla tanışacak, Cambridge’i bitirmiş anlaşılmaz İngiliz aksanıyla Mark’ı pür dikkat dinleyecek, Lyon’da harika bir hafta geçirecektim.

Categories: Seyir Defteri

Tagged as: , ,

2 replies »

Leave a Reply