Seyir Defteri

Shut Up and Celebrate !

Bel Fıtığı ile başlayan hayatı sorgulayışım, şu son iki aydır doruk noktasına ulaştı. Daha önce bir blog yazımda ameliyat sonrası 3 haftamdan bahsetmiştim. Son zamanlarda kafamda benzer konularla ilgili birçok fikir netleşti. Ve işten ayrılmam, masterı bırakmam, yeni bir maceraya atılacak olmam, Makedonya gezim, bağlamam, kitaplarım, Fransızca derslerim… Hepsi bu yazıdan ve kafamda uçuşan binlerce kelimenin oluşmasından birer birer sorumlu.

Etrafım bir değil, beş değil, on değil yüzlerce şikayetçi insanla dolu. Listenin büyük bir çoğunluğu

– hayatın rutinliğinden sıkılan,
– işinden nefret eden,
– her sabah işe küfrederek giden,
– kız/erkek arkadaşı olmayışından yakınan,
– hayat bu mu diyerek her gün kendine sorular soran
– neden yüksek lisans yaptığını bilmeyen
– hayatta hiçbir amacı olmayan

insanlarla dolu. Cumartesiden geçtim, Pazar dahi mesai yapan, haftanın 7 gününü bir hiç uğruna harcayan şu anda gözümün önünde beliren ondan fazla insan var. Hiçbiri yaşadıkları hayattan memnun değiller. Hepsinin ortak yanı ise bunu değiştirmek için HİÇBİR ŞEY yapmıyor oluşları. Herkeste müthiş bir kabulleniş… Herkeste bir kölelik hakim. Sanki hayatları boyunca bunu yapmak için sözleşme imzalamışlar, sanki kollarından zincirlerle bir yerlere bağlılar.

İşini sevenleri, bilgisayar mühendisi, ya da muhasebeci olarak doğanları, kendi işini yaparken yanındakileri dahi motive edenleri tenzih ediyorum. Bunun en büyük örneği eski grup liderim Hakan Abimdir benim için. Motorsikleti ile işe gelen, yoga yapan, her fırsatta tekne ile açılan, kayak yapan, gezen, bunların yanında küçük kızı Nil’i büyütme telaşındaki uzun saçlı Yazılım Grubu Lideri, ama Makine Mühendisi Hakan Kocakulak. Stajdan bu yana bana ilham veren, daha işe başlayalı bir ay olmuş bir mühendise dahi “ben bunu bilmiyorum, bana anlat” diyebilecek kadar egosunu kırmış bir yönetici. Elini koda bulaştıran, yaptığı işten zevk alan/aldırtan biri.

Benzer insanların hep ortak yanları işlerine aşık olmaları, işlerini severek yapmaları. Hakikaten bir iş motivasyonu olmaları. Çok süper zeki olmaları değil (o da varsa tabi ekstra olabilir =) ), ya da çok şanslı. Onlarca, yüzlerce şikayet eden insan var dedim ya? İşte bir o kadar da böylesine diğer uç örnek mevcut. Yazımın konusu Hakan Abim veya kuzenim değil. Böyle olamayanlar.

Haftanın 15 günü tatil yapabilmek, eve bir 3D Led televizyon alabilmek, bu sene bir değişiklik yapıp tatili yurtdışında geçirebilmek ya da biraz daha fazla verip dizel triptonik araba alabilmek için koca bir sene hayatından hiç zevk almadan yaşayan yüzlerce insan var. Aldığı arabayla sadece işe gidip gelebilen, televizyonu ise sadece akşam yorgun argın bir iki dizi seyretmek için harcayan insanlardan bahsediyorum. Sabah işe 9:30 gibi gidip, 10’a kadar gazete okuyan, 10:30 gibi işe başlayacakken “Haydi çay içelim” gazıyla ara veren, döndükten sorna zaten öğle tatiline az kaldı diyerek çalışmayan insanlar. Öğleden sonrasını Mehmet’in anlattığı çok komik bir hikaye ile geçiren, yarım saat ya çalışmış ya çalışmamış insanlar. İşini sevmediğini itiraf dahi edemeyecek, bahane olduğu zaman elini bırakıp gitmeye hazır insanlar.

Ya da, gerçekten “cutting-edge” denilen, bir şey bulacağına inandığı için değil, başka yapacak bir şeyi olduğunu düşünmediği için doktora yapan insanlar. Kimsenin okumayacağı paperlar yazıp, koştur koştur gittikleri konferanslarda, ülkelerde iki günde hiçbir yer göremeden dönen insanlar.. Uydurma datalarla, uydurma researchlerle uydurma tez veren insanlar. (Bu işten keyif alan, ahanda bu akademik diyeceğim insanlar da var, yukarıdaki iki uç örnek gibi, yine onları ayırıyorum. Bu alanda da tanıdığım en iyi örnek sanırım bir aynı kuzenim, iki Ata Abi -tez yazsa idim beraber çalışacaktık- üç Kasia. Özellikle Kasia’nın bazen derslerden, robotlardan, vision’dan bahsederkenki heyecanını görmelisiniz. Maillerde dahi bunu hissetmek nasıl mümkün, hala çözemiyorum). Neyi neden, nasıl ve kime yaptıklarını bilmeyen kimsecikler.

Evet, insanlar geçinmek zorundalar. İş yapmak zorundalar. Fakat Hayatını yaşamak için iş edinmektense, hayatı iş olmuş yüzlerce, binlerce insandan söz ediyorum. Nasıl bir işgücü kaybından, nasıl koskoca bir mutsuzluk yığınından bahsediyorum farkında mısınız? Heyecan duymadan, kalp atışların hızlanmadan ve yüzünde hayvani bir somurtma ile devam eden işlerden? Bunları farketmem de önce bel fıtığı olmamdan, sonra da geçtiğimiz ay işi bırakmamdan sonra başladı.

Son zamanlarda kiminle konuşsam “Hayat sana güzel!” lafını duyuyorum. Aslında yaptığım çok ekstrem bir şey değil.

– İşi bıraktım.
– Masterı bıraktım.
– Fransızcaya başladım.
– Bağlama çalıyorum.
– Game of Thrones 5. kitabını okuyorum.
– Ha işsizlik maaşı alıyorum bir yandan.

Bazen “Neden siz de yapmıyorsunuz?” diye çığlık atasım geliyor. Madem benim yaptığım bu kadar süper bir şey. Madem sizin hayatınız söylediğiniz gibi bombok, neden bırakıp başka bir şey denemiyorsunuz? Madem işinizi sevmiyorsunuz, başka alternatif mi yok? Artık çok geç diyen insanlar var, aman yareppim! Duyan da 60 yaşına geldiler sanacak, 2 senelik yeni mezunları. Resim mi yapmak istiyorsunuz? Gezmek görmek, kitap yazmak? Koşmak, vücut geliştirmek? Yoga yapmak?

Sanırım bu yüksek lisans programına denk gelmeseydim, ve Tübitak tam da ben çıktığım dönem karışmasaydı, bu kadar rahat ve dışarıdan gözlemleme fırsatı bulamayabilirdim. Tam 2 aydır tatil yapıyorum, ve Bel Fıtığı sonrasındaki o dönemin devamını yaşıyor gibiyim. Paranın kesinlikle ve kesinlikle hayatımda çok çok az önemi olduğunu farkettim. Zengin olmasam da olur, çok güzel arabalara binmek zorunda değilim ben.

Fakat sabah 9 ile akşam 6 arasını, akşamını, haftasonumu merak etmek zorundayım.

Fransızca alıyorum şimdi, inanılmaz bir keyif. Yepyeni bir kitabı okumak, yepyeni bir dünya ile tanışmak gibi. Bağlama çalıyorum, bozlak denememiştim şimdiye kadar, veya Haydar Haydar’ı, Kaytağı’yı hep hiç çalamayacağım parçalar olarak düşünmüştüm. Şimdi şaşıp kalıyorum. Parmaklarım hareket ediyor kendi kendine. Kısa sapta Şeker Oğlan’ı çalıyorum, vallahi de çalıyorum. İngilizce Game of Thrones kitaplarımı hiç okuyabilir miydim, her biri 1000’er sayfa bu koca kitapları bitirebilir miydim, acaba boşuna mı para verdim diye düşünürken 5. kitabın 500’üncü sayfasını bugün geride bıraktığımı farkediyorum.

Data mining e-bookumu okuduktan hemen sonra karpuzumu yerken Avatar’ın yeni sezonunu seyrediyorum. 2.5 yıldır düzenlenmeyi bekleyen harici disk fotoğraflarımı adlandırıyorum (hatta bütün dosyaları rename eden kendi yazdığım kodu geliştiriyorum, hem daha zevkli hem daha pratik hale geliyor). Bağlama konseri verdiğimiz Vişnelik videolarını düzenliyorum. Evde haykırarak misget düzeninde Bulut Bulut Üstüne, Havada Durna Sesi Gelir çalıp söylüyorum.

Blog yazıyorum !!! Son bir senenin yazılarına baktım. Ne kadar sıkıcı, ne kadar iç bunaltıcı imiş. İşi bırakıp bir hafta Balkanlar’a gittim, blog müthiş canlandı. İçimdeki gezgin böcüğü serbest kaldı ya, tutabilene aşkolsun ! Şurada İstanbul’a otobüsle 6 saat gitmeye erinmeyenler, Uçakla Üsküp 1-2 saat haberiniz olsun. (Unutmadan, vize yok!)  Her şey buranın yarı fiyatı. Ohrid’i ya da Kotor’u görmeden göçerseniz bu dünyadan, ben sizle adına çok üzüleceğim, bilesiniz.

Bu hafta spora başlıyorum. Çok eğlenceli, zevkli Fransızca dersim her gün var. Ders çıkışı nasılsa okuldayım, spora gitmemem için hiçbir sebep yok. Koşmayı zaten seviyorum, Gazimahallesi’nin uzun tren yolu boyunca koşmayı. Az biraz programlı olmak, düzenli koşmak, işleri daha da zevkli hale getirebilir.

Şu aralar Paris’te kiralık ev aramaya saatlerimi harcamazsam, çok şeyler daha yapmaya vakit bulacağım, ama maalesef henüz o işi halledebilmiş değilim.

Çok ekstrem şeyler mi yapıyorum? Hayır aslında, şu anda istediğim şeyleri yapıyorum ben. İnsanların ise istediklerini yapamamalarının tek sebebi var, iş ve para. Sevmedikleri işe, o çok sevdikleri para yüzünden katlanmak zorundalar. Ve hayatlarındaki hiçbir şeyi bırakıp gidememeleri. Anannemi hatırlıyorum da, hiçbir şeyi atmayan, yoğurt kaplarını biriktiren, plastik torbaları, şişeleri işe yarar bir şey koyarız diyerek saklayan Anannemi. Haaah, aynı ona benziyorsunuz, rahmetlinin kulakları çınlasın. Yoğurt kaplarını atın, beğenmiyorsanız çıkın gidin işten. Bu kadar zor olmamalı arkadaş. Anannem gibisiniz! 22 yaşında, 72 yaşındaymış gibisiniz.

Benim araba kredim var diyeceksiniz. Ev alıyorum diyeceksiniz. Çıkıp istediğin zaman Tuz Gölü’ne gidemeyecek olduktan sonra o arabanın ne anlamı var. Kaybedenler Kulübü’nün hafızamdan silinmeyen tek sahnesi, Olympos’a istedikleri zaman atlayıp gitmeleri oldu hep. Adamın istediği işi yapmak üzere, filmin sonunda açtığı dükkan… Tey Allaam.. Yarın kendime not: Filmi tekrar izlemeliyim. Bu yazıya da biraz ilham vermiş olan Good Will Hunting’i izledikten hemen sonra. Hatta meslek seçme telaşındaki, popülerliğe kapılıp bir yanlış yapmaması gereken bütün gençlere zorla izlettirilmesi gereken bir film. Öyle bir film ki, izlesinler ve insanlar Bu kadar puan boşa gitmesin diyerek 40 yıl boyunca mutsuz olacakları bir meslek seçmek zorunda kalmasınlar.

Senin tuzun kuru, burs alacaksın ya da Fransa’dan dönünce (veya orada) sen de aynı şeyleri yapacaksın, eninde sonunda buraya döneceksin diyenleriniz olabilir. Eh, ilk cevabım şu ki : en azından ben bu mutsuzluğu iki sene daha ertelemeyi başardım. Mutsuz olmamda en büyük pay ise hem iş hem de ağır bir yüksek lisansı beraber yürütme çabamdı. İkinci cevabım ise bu kadar emin olmayın olabilir. İleride ciddi ciddi müzik ile ilgilenmeyi düşünmüyor değilim. (Hatta ilerisini geçtim, Paris’te müzikle ilgili neler yapabilirim onu bile araştırıyorum şu sıralar. Talip Özkan’ın öğrencileri ile iletişime geçmek, Mevlana Musique’deki adamlarla tanışmak, metro’da bağlama çalmak bunlara dahil). Müzik para kazandırır mı? Bilmiyorum. Denemeye değer. Kazandırmasa da benim için bir mutluluk. Hüzünlü türküler bile, beni ağlatan türküler bile bir mutluluk. Kodlamak? Kod yazmak kesinlikle mutsuzluk değil.

Kod yazmayı seviyorum, öğrenci iken çok daha fazla seviyordum. Ama bu kadar insanlarla iletişimi kısıtlayan ve sadece bilgisayar merkezli bir iş beni bunaltmıyor dersem yalan söylemiş olurum. Kod yazmayı bu kadar sevmeme rağmen ve (kendi çapımda birazcıcıcık) başarılı olmama rağmen, tekrar bu mesleği seçer miydin derseniz? Kesinlikle evet diyemem. Belki evet, belki hayır. İşten ayrıldıktan sonra, yüksek lisansım başlayana kadar kendim kafamdaki projeleri yapmaya girişsem mi diye düşündüm, yapmadım. Kendimi başka bir şeylerde denemek istedim. Bunun yerine Kariyer.net’ten tercümanlık, kitap düzeltme, manuel çevirisi gibi işlere başvurdum. 4 kişiyle görüştüm, bir tanesi daha profesyonel tecrübeli biri aradığını söyledi. Bir diğeri ile epey uzun konuştuk, sanırım 3 aydan fazla burada kalsa idim, kesinlikle işi kapmıştım. Kitap okumak kadar zevkli bir şey yok ki şu dünyada. Bense bir yandan okuyup bir yandan sayfa başına düzeltme için para alacaktım. Zengin olur muyum? hayır. Mutlu olur muyum? evet ! 3 aylık geçici bir iş bulamadım, ama denemedim diyemeyeceğim. Bağlama dersi vermeyi düşündüm, ama 3 ay sonra yine bırakacak olmak hoş olmaz diyerek, vazgeçtim. (Babama saz dersi veriyorum, ücretsiz, ama onu saymam).

3 yıl önce tanıdığım bir İtalyan güzelinden bir sahne geldi aklıma. Ben yaşamadım o anı, bir arkadaşımdan dinledim ama ben yaşamış gibi anlatacağım sizlere.
Bir yemek masasındayız, Macar birinin doğumgünü. Masada Fransız, İtalyan, Fin, Türk, Çek birsürü insan var. Hepsi bu Macarın doğumgününü kutlamaya gelmişler. Hediyeler çıkıyor bir bir ortaya. Güzel yemekler yapılmış. Pasta getiriliyor. Her seferinde Macarın ağzından “aman ne gerek vardı”, “offf bunu da mı yaptınız”, “yaa ben size bişey almayın demedim mi?”, “yeter artık ama beni çok mahçup ettiniz” gibi sözler dökülürken, Silvia’nın ağzından çıkan bir cümle yetiyor:

“Shut up and celebrate”.

Şikayet etmeyin birader. Ya mutlu olun, olmaya çalışın. Ya da bırakın gidin, mutlu olabileceğiniz bir şeyler arayın. Yarın bütün bunları yapamayabilirsiniz. Daha kötüsü, yarın uyanamayabilirsiniz. İşte o zaman kalkıp gitmek için çok geç olacak.

İşten nefret mi ediyorsunuz? Ayrılın, hemen yarın. Yeni bir iş, yeni bir ortam deneyin. Yepyeni bir iş olmak zorunda değil, aynı meslekte başka bir iş bile çok farklı olabilir kimi zaman. Bunu sadece 2 yıl çalışmış, ve sadece bir işte çalışmış biri olarak söylüyorum. Fakat kendimin farkında biri olarak söylüyorum.

Ankara’nın denizi yok denizi yok, iyy bu şehir gri diyenler. Bu şehir beni mutsuz ediyor diyenler. Tuz Gölü’ne gittim gördüm 120 kilometre, 1.5 saatte gidersiniz. Gidin ve hayatınızda görebileceğiniz en güzel manzarayı yaşayın. Gün batımına denk getirebilirseniz ne ala ! Kesmiyor ise İstanbul’a gitmekten sizi alıkoyan nedir?

Birini çok mu seviyorsunuz? Gidin söyleyin arkadaş, ne olabilir en kötü? (Ha çok kötü şeyler olacaksa, sevgilisi varsa filan onları bi önceden araştırın tabi =) )

Çok hoş birini mi gördünüz? Tanışabilir miyiz deyin. (En kötü tepki aa manyak deyip çekip gitmesi olabilir) İnsanlar da sizin gibi insan, birer maymun değiller, birer kuduz köpek değiller. Kimse sizi ısırmaz. Gidin, o güzel kızın yüzünü güldürün. Gözlerinin içini güldürün.

Bu hafta kendiniz için güzel bir kitap okuyun. Feriha’yı da Muhteşem Yüzyıl’ı da kapatın güzel bir filme bilet alın. Hatta sadece kendinize bilet alın.

Birazdan benim yapacağım gibi gün doğumunu izleyin. En son ne zaman güneşin doğuşunu izlediniz?

Shut up and celebrate.

—-

 

01.07.2012 Edit:
Bu filmi yazıdan önce izlemediğime çok pişmanım, spoiler içeren bi sahne koyuyorum Dead Poets Society filminden. Eğer izlemediyseniz, aşağıdakini de izlemeyin.
Veya açın izleyin.

 

06.06.2016 Edit :

Motosiklet. Tam da işte bu dediklerimle uyumluymuş meğer.

Categories: Seyir Defteri

12 replies »

  1. bir de bu işleri -yukarıda bahsettiğin- mezun olduktan sonra yapmak daha kolay gibi gözüküyor, öğrenciyken çok daha zor hatta imkansız gibi.

    • Kesinlikle, staj ya da ders projeleri aslında yaptığın işin nasıl bir şey olduğunu anlamak için çok yetersiz bence. Mesela CTIS’deki gibi 6 aylık bir staj, ya da TOBB’daki gibi uzun dönem stajlar olsa daha güvenilir daha emin olabilir insanlar.

    • Bir de, 3. sınıfta Bilgisayar Mühendisliğinde okurken okulu bırakmış, tekrar ÖSS’ye girmiş, 9 Eylül Hukuk macerasına başlamış bir arkadaşım var. Onu da keşke yukarıda örnek verseymişim. Ama birazdan kendisi okuyup yorum yapar heralde =)

    • o arkadaşını da hikayesini de biliyorum 🙂 eh ben de aynısını 2.sınıfta gazi endüstri mühendisliğini bırakıp bilkent’e gelerek yaptım. ama işte bazen düşünüyorum bu mu aradığım diye.

    • Geç mi kaldııım! 🙂 o maceracı arkadaşın olarak sana şunu söyleyebilirim ki, Bilkent’i bırakmak ve hayatım için daha doğru bir karar almak bana doyasıya yaşayabileceğim birkaç seneye maloldu. Bundan 20 sene sonra tabii ki önemsiz kalacak liseden birlikte mezun olduğum insanların ben 2. sınıftayken masterdan mezun oluyor olması, ama şu anda hayat akıp gidiyor ve ben yerimde sayıyorum hissinden kurtulamıyorum.
      Alperencim mühendislik bırakıp mühendisliğe geçmek maceracılık değil. Bilakis sıkıcı. Hem Bilkent’te 1. sınıf CS bebeleri endüstriye geçeceğim ben ühü mühü diye ağlar sende bir terslik olmuş 🙂 Şaka yapıyorum elbette. Umarım aradığını bulursun sen de. Ben hala bulmuş olduğumdan emin değilim ama neyse ki seçenekler sonsuz sayıda:)

  2. ama yine de takdir ediyorum, yani okuyup anladığım kadarıyla yaptıklarını.. gerçekten “shut up and celebrate” diye diye uygulamak lazım. sanırım hayatın zorluğunu fazlasıyla ciddiye alıyorum, alıyoruz…

  3. Ekleyecek söz bırakmamışsın Saygın, yazını okurken aklıma ne gelse bir sonraki paragrafta anlatmışsın resmen, yazarlık konusunda kesinlikle verilmiş bir yeteneğin var diye düşünüyorum, çok beğendim.

    Yorum olarak yazabilecek tek bir bilgi bulabildim. Bildiğim kadarıyla “çalışmak için yaşamak” durumuna düşmek istemeyen insanlar part-time işlere giriyorlar. Haftada 3-4 gün ~4 saat mesai yaparak ceplerine keyiflerine bakacak kadar parayı koyabiliyorlar.

    p.s. Yazını okurken müzik çalarımda Daft Punk’ın “Prime Time of Your Life” şarkısının çalması güzel bir rastlantı oldu. Yazını resmen soundtrack ile okudum 😀

    p.p.s. Şu tanışma kısmına takıldım, şimdi “tanışabilir miyiz bebeem” diyince oluyo muymuş? 😛

    • Şarkıyı hemen dinliyorum, ismi müthiş zaten bakalım dediğin kadar var mı =) Part time çalışan Niall Doherty diye bi adam var, İrlandalı, ülke ülke gezip wordpress ile websitesi filan yapan bir adam =) Ondan da epey esinlendim diyebilirim : http://www.ndoherty.com/

      p.p.s’e gelince. Oluyor muymuş’tan kasıt tanışabilmek ise, evet tanışabiliyormuşsun. Ha sonrasında bir şey oldu mu? Olmadı =) ama detayları bir ara anlatırım sana.

    • Bir de, elbetteki güzel övgülerin için ayrıca teşekkür ederim =) Yukarıdaki yazıya bağlamadan sonra yazarlığı da ekleyelim madem =))

Leave a Reply