Müzik

İtalya Günlükleri II – La Vita Bella


letsdue

Di Noi Tre adlı bir pubdayız. O gün yalnızlıktan, konuşacak – daha doğrusu ingilizce konuşacak – kimseyi bulamamaktan ötürü Kebapçı Murat Abi’ye gitmiştim. Her zamanki gibi Kürtlerin çektiği acılardan girdik, ‘Bu Atatürk bizi araplardan kurtarmiştir’ (kurtarmıştır değil) kısmından konuyu kapatırken eve dönüyordum ki, ev arkadaşım Davide mesaj attı. Çok kral çocuk, 19 yaşında ama kimi zamanlarda benden çok daha olgun olabiliyor. Hele ki pişirdiği yemekleri görseniz şaşarsınız. İtalyan olduğu için değil, çok İtalyan tanıdım ama böyle yemek yapan görmedim henüz. Kendimi bu adamla kaldığım için açıkçası biraz şanslı hissediyorum. Paris’teki evimin 1/3’ü bile olmayan ufak kutu gibi evimizde, Paris’teki nüfusun 3 katı yaşıyoruz. Davide, ben ve Matteo. O akşam elbette Matteo da yazdı hemen ardından, haydi gel diye. Tabi Matteo İtalyanca yazıyor hep, İngilizce bilmediğinden. Dışarı çıkmışlar, beni de çağırıyorlardı. Arkadaşları vardı. Muhabbet edip bir şeyler içiyorlardı.

Gittim. Alessandria’daki eğlendiğim ilk gece buydu işte.  ‘Saaaaaygın’ diye a harfini uzata uzata adımı telaffuz eden bu insanların yanında (Yine de Finlandiya’da Saycin, Fransada Sayjan olmaktan iyiydi!) İtalya’ya geldiğimden beri ilk defa buraya aidiyet hissi oluşmaya başladı. Chiara yavaş yavaş, tane tane, bağıra bağıra İngilizce konuşmaya çalışırken, ben İtalyanca devam etsek daha iyi olacak diye kafamdan geçirirken bir yandan da Davide az biraz İngilizcesi ile ikimize de çeviri yapmaya çalışıyordu. Matteo’nun kız arkadaşı Federica içlerinde doğru dürüst İngilizce konuşabilen tek insandı diyebilirim.

Çok eğleniyorum bu akşam. Hatta eve ilk geldiğim akşam aklıma geliyor. Mutfakta Davide – kız arkadaşı Stefania, Matteo – kız arkadaşı Federica vardı. Bir de ev sahibimiz Rafaela. İngilizce bileniniz var mı diye sormuştum da biri bile cevap vermemişti. Federica, tahminim o zaman utangaçlıktan bir şey dememişti. Stefania çok hevesliydi konuşmaya, içlerinde ikinci en iyi konuşan da oydu. Nitekim ben bu kızlarla değil, erkek arkadaşları ile yaşayacaktım.  O zamandan beri bir ay geçmiş olduğuna inanasım gelmiyor. Geleli bir ayı geçmiş, ve ben epey İtalyanca anlayabiliyorum. Tahmin ettiğimden (o kadar lanet ettiğim Fransızca sağolsun) çok çok daha hızlı ilerlemiş, muhabbete ara ara katılabilir duruma bile gelmiştim. Bir ay için inanılmaz bir gelişme. Fransa’daki “Paris’tesin, elbette ki Fransızca konuşmak zorundasın” tavrının aksine burada ‘Kusura bakma dostum, bizim çok saçma sapan bir eğitim sistemimiz var, o sebeptendir ki İngilizcemiz böyle işte bizi idare et’ diyen, ve üstüne İtalyanca öğreniyor, çabalıyor, konuşmaya kasıyor olmamı gururla ve özenerek seyreden isnanlar vardı. Bunlar tabi ki dili öğrenmemde daha istekli olmama sebep oldular.

Di Noi Tre‘de o akşam İtalyanca konuşmaktan yorulmuşken, ve saat gece 2’ye yaklaşıyorken tesadüfen Federica liseden bir arkadaşı ile karşılaşıyor. O zaman ismini anında unuttuğum, tipini de hayal meyal hatırladığım bu eleman Alessandria gibi ufak bir yerde müzik okuyor. Bağlama çalıyorum, diyorum. Uzun bir aradan sonra belki ilk defa birilerinin bu enstrümanın adını duymuş olabileceğini ümit ederek. Elbette ki bu herif de bilmiyor ne olduğunu. Artık ‘enstrüman çalıyorum’ dedikten sonra otomatikleşen hareketlerimin de farkına vararak telefonumu cebimden çıkarıyorum, ‘Ben ve Ben’ adlı klasörü açıp elimde bağlama, TÜBİTAK günlerinki pikniklerden birinden kalma bir fotoğrafı açıyorum. Yine beklediğim bir tepki olan ‘Aaaah, balalayka?’ cümlesini duymaya hazırlanırken çocuk yüzündeki şaşkınlık ve normalden fazla olduğunu sezdiğim ilgiyle fotoğrafa bakıyor. Ardından numarasını yazarak bir ara bir şeyler denememiz gerektiğini söylüyor bana. Çok da ihtimal vermiyorum ama, elbette ediyorum : certo.

Diego’nun evindeyiz. Di Noi Tre‘de tanıştığımızdan 3 gün sonra mesaj attığında ekrana bakıp şaşkınlıkla ‘Kim ki bu?’ diye düşünmüş, sonradan hayal meyal kirli sakallı bu çocuğun yüzünü gözümün önünde canlandırabilmiştim. O akşam zaten çok insanla tanışmıştım. Ev arkadaşımın kız arkadaşının tesadüfen karşılaştığı liseden arkadaşı, bir insanın hafızasında tutabilmesi için çok uzun bir tamlama idi. Bizi (Matteo, Federica ve Ben) yemeğe çağırdığında bir şey alacaktım hediye olarak, fakat heyecandan olsa gerek, unutmuşum. Piemonte’nin şarapları epey ünlüymüş, Matteo ve Federica bir şişe Barbera şarabı almışlar. Burada da Fransa gibi şaraplar inanılmaz ucuz. Yemeği hep beraber hazırlıyoruz, ve soğan doğrarlarken otomatikman, sanki en doğal olanı benim doğramammış gibi beni çağırıyorlar. Sonradan ‘perchè ?’ yani neden diye sorduğumda epey gülüştükten sonra Federica anlatıyor bana durumu. Evde yemek pişirirken, özellikle sık sık yaptığım sebze türlüsünün içine hep 1.5 soğan doğruyorum. Eh, keserken kokmasa kavururken kokuyor meret. O sebepten Matteo muzdaripmiş ki, (ve tahmin ediyordum aralarında bu mevzu epey alay konusu olmuştu) benim ne diyeceğimi ya da farkedeceğimi hiç düşünmeden soğan doğramaya beni çağırıyorlar. Sonraki günlerde bu muhabbeti gülerek tekrar tekrar hatırlayacaktık. Ama ben de pimpirikli bir adam olduğumdan ötürü her yemek yaptığımda mutfağı havalandırmayı bir görev sayacaktım. Soğanlar tavada kavrulurken yine zeytinyağının eşsiz kokusu burnumda fırtınalar yaratmaya devam ediyor. Bu kadar zeytinyağı kullanmaya alışkın olmayan biz (ya da ben) için bana İtalya’yı hatırlatacak kokulardan biri olacağını daha ilk günden biliyordum.

Erasmus Mundus programına başvururken 4 yıl geçmesine rağmen Finlandiya’da kaldığım sürece her gün öğle yemeğini yediğim Newton ve Zip restoranlarının kokusu gelmişti burnuma. İnsan kafasında bir fotoğrafı canlandırır gibi, ya da kulaklarındaki bir melodiyi tekrar duyar gibi kokuyu nasıl tekrar alabilirdi, hatırlayabilirdi  o zaman da aklım almamıştı, şimdi de hala nasıl olabildiğine şaşıyorum.  İşte zeytinyağında kavrulan soğan kokusu, bana İtalya’yı her daim hatırlatacaktı, buna o an bir kez daha emin oluyorum.

Yemekten sonra nargile içiyoruz, bir yandan Diego ile ilk defa gitar – bağlama denememizi yaparken parmaklarımın ilk defa duyduğum bu melodilerde nasıl kendiliğinden hareket edebildiğine şaşırıyorum. Kafamdan bambaşka düşünceler geçerken ellerimin nasıl kendiliğinden hareket ettiğine her instruman çalışımda şaşıyorum zaten. Ama bu sefer başka, alışkın olmadığım bir şey deniyoruz.

….

Yine Diego’nun evindeyim, bu sefer ev arkadaşlarım yok. Müzisyenlerden oluşan bir grup, trompet çalan bir Venezuellalı, bir adet mızıkacı, Diego’nun bütün yaz beraber sahillerde, sokaklarda müzik yaptığı Pietro var. Let’s Due adında bir de grup kurmuşlar ikisi. Birkaç İtalyan arkadaşları ve son olarak da İki Fransız misafirleri var. Couchsurfing sitesi aracılığıyla Diego misafir ediyor onları bu gecelik. Fransız olduklarını duyunca hemen heyecanlanıp bir iki Fransızca cümle söylüyorum. Fakat zannedersem İtalya’da, özellikle kuzey İtalya’da buna epey alışkın olmalılar, beklediğim heyecanı ve “Aaaa Fransızca mı konuşuyorsun!” tepkisini göremiyorum. Fakat anlattıklarından ötürü içimi bir heyecan dalgası kaplıyor. Estonya’dan yürüye yürüye Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya gibi ülkeleri geçerek 6 ayda Alessandria’ya ulaşmışlar. Hemen kafamda ‘bir gün ben de yapmalıyım’ diyerek hayali ToDo listeme ekliyorum. Yürüyüşleri süresinde tanıştıkları insanlar, gördükleri yerler ile ilgili de bir belgesel hazırlıyorlarmış. Beni de bağlama çalarken ve türkü söylerken kaydettiklerini farketmemiştim. O akşam herkes inanılmaz eğleniyor. Diego’da harcadığımız 7 saatin her saniyesinde müzik var. Bu müziklerin bir kısmına ben de Anadolu’nun bozkır ezgilerinden serpiştiriyorum. Unutamayacağım bir gece geçirip, unutamayacağım insanlarla tanışmış olmanın mutluluğu yüzüme yansımış halde eve yürüyorum o akşam. Dışarısı muhtemelen sıfırın altında, ama benim kulaklarım müziğin ve belki de Barbera’nın sıcaklığıyla kıpkırmızı olmuş durumda. Ertesi gün Il Cantone adlı pubda beraber çalacağımızı düşündükçe içim içime sığmıyor. İlk defa bir pubda türkü çalacağım, bana iki müzisyen eşlik edecek, sonra onların jazz ve blues ezgilerine ben bağlama ile eşlik etmeye kasacağım. Her ne kadar benimki daha çok akor basmak, provasız çıktığımız sahnede insanların bağlamaya şaşkın bakışları altında parmaklarımı hafif hafif gezindirmek olsa da inanılmaz bir tecrübe olacak. Katyusha çalarken dinleyenlerin muhabbeti bırakıp hep beraber tempo tutarak bize katılmalarını, meğersem İtalya’da çok meşhur bir şarkı olduğunu öğrenince çalarken gülümsememekten kendimi alamayacağım.

Categories: Müzik, Seyir Defteri

Tagged as: , , ,

Leave a Reply