Seyir Defteri

Kurbağa

İlk defa elime bir kurbağa almıştım.

Teyzemlerin Gölbaşı civarlaında ufak bir tarlası, üzerine de yaptırdıkları tek göz bir oda vardı. İçinde bardak çanak masa gibi ıvır zıvır saklamak için. Hava güzel olduğu vakitler, bisikletleri arabanın arkasına yükler, Gölbaşı’na gider 3 aile hep birlikte mangal yapardık. Toprak yokuştan aşağı bisikletle inmek, sonra aşağıda bekçinin her ne kadar zincire bağlı olsa da köpeğinden kaçmak. Sonra kan ter içinde bisikleti tekrar o yokuştan ite ite çıkarmak dördümüzün de ortak noktalarındandı.

Kimi zaman kaşif olur, etraftaki börtü böceği yakalar bir şişenin içine koyardık. Alper ile bi keresinde ne kadar çeşitli böcek örümcek solucan varsa bir bira şişesine doldurmuş, haftaya aç kalmasınlar diyerek içine annemlerden gizli biraz peynir ekmek atmıştık. Otların içinden de çapalarla bir yol yapıp şişeyi ilerilere koymuştuk ki, kimseler bulmasın. Etraftaki buğday filizlerinin içinde çapalarla kan ter içinde kalarak, işimizi de son derece ciddiye alarak yapardık biz. O haftasonu orası bizim hayvanat bahçemizdi. Şişeyi bırakmadan önce kendi çukurumuzda yaptığımız yapay göl üzerindeki yapraklara dökmüştük böcekleri. Biraz yüzebilecekler mi merakı, biraz da gölümüzde seyr-ü sefa tekne turu.

Ertesi hafta geldiğimizde hem çürümüş peynir kokusu, hem içinde haşat olmuş böcekler, epey üzülmüştük tabi. Bir ton da azar işitmiştik hayvanlara eziyet ettiğimiz için.

Ev yapılmadan önce, inşaat için tarlanın bir kenarında ufak bir kum yığını vardı. Kale gibiydi orası bizim için. Ayakkabılarımızı çıkarır, tepeye çıkar. Akşama kadar kumun içine gömülür, gün batımına yakın, mangaldan sonra da yine üstüne tırmanır tavşan dilimi karpuzlarımız yerdik. Kardeşim Seçgin’in ayakkabısının teki kayboldu bir gün o kumda. Bir daha da bulamadık. O kum ev yapıldıktan sonra dahi, her zaman Seçgin’in ayakkabısını kaybeden kum olarak kaldı. Kum inşaata harç oldu, yine ayakkabı çıkmadı içinden.

Bir keresinde dereden su çeken motora bir yılan takılmıştı, su yılanı. Hayatımda ilk defa yılan görmüştüm. Ölmüştü garibim tabi, fakat bir yılanın derisine dokunmak, ağzını açıp incelemek, henüz ilkokula yeni başlamış çocuklar için inanılmaz bir maceraydı. O haftasonu da ölü bir yılan sayesinde avcı olmuştuk mesela. Bir meyve kasasının üstüne koymuştum, haftaya kadar bu burada dursun diye, durmadı tabi, kim bilir hangi kuş bizim keşfimizi çaldı götürdü. Yanıma almama elbet izin vermemişlerdi. Gölbaşında olan, gölbaşında kalırdı. Üstümüze bulaşan, donumuza kadar giren toz toprak ve sesimize karışan kahkahalar hariç.

Tarladaki hayvanlarla temasım bunlarla sınırlı değildi elbet. Bir gün sağda solda toz toprak içinde çukur kazarken, hali hazırda kazılmış bir çukur bulmuştum. Elimi içine sokup bir avuç toprak çıkardım. Bir avuç daha. Sonra içine su doldurup kim bilir artık kuyu mu yapacaktık, petrol mü çıkaracaktık… Sonra bir avuç daha çıkarayım derken, elime ağır kocaman bir şey geldi, biraz yumuşaktı da. Elimi çamurlu çukurdan çıkarmamla zıplaması bir oldu.

Artık nasıl bir çığlık attıysam herkes başıma toplandı bir anda. Kazdığım çukurun halihazırda delik olan bir kısmı çökünce, etrafta sağda solda hızlıca toprağı kazıp kaçışan kurbağa yavruları çıktı ortaya. Ben çok heyecanlanmıştım. Çığlığım biraz korkudan, biraz sevinçten, biraz da anlamsız çocukluktandı işte. Küçükken anlamsız çığlıklar atardınız, bir çocuk çığlık atara diğerleri de atardı, kimse de neden çığlık atıyor bunlar demezdi. Çocuktuk çünkü. Geçen haftaki yılandan sonra bu sefer de elime bir kurbağa almıştım. Canlıydı hem de bu sefer. Yavruların saniyeler içinde toprağı eşeleyip kaybolmasını hayretler içinde izledik.

Fakat benim keyfim çok kısa sürmüştü. Bizimkilerin “ellerinde siğil çıkacak” sözleri ile, hayatımda bu ilk defa duyduğum tiksinilesi bir ismi olan ‘siğil’ denen şeyin çıkmasını bekledim. Tam blr hafta her gün uyanır uyanmaz ellerime baktım. Acaba siğil çıkacak mı diye. Geçmiyor dediler. Üzerine işemek gerekiyormuş dediler. Bir hoca varmış okuyup üfletince geçiyormuş dediler. Ben de bekledim, çıkınca hoca elime nasıl üfleyecek acaba, ya da kim işeyecek elime diye. Ben kendim işerdim gerekirse, siğil çıkmasındı. Ama öte yandan merak da etmiyor değildim. Bir haftaya rağmen siğil çıkmayınca artık ümidi kestiler siğilden. Ben de elimde ne idüğü belirsiz bir şey çıkmayacak diye acayip rahatlamıştım. Siğili o kadar anlattılar bana, ama ben kocaman çıban gibi bir şey bekliyordum ellerimde. Afacan Louie vardı televizyonda o zamanlar. Louie’nin alerjisinden dolayı bir bölümde elleri kocaman olmuştu. Benimkiler de öyle olacak zannediyordum.

Yıllar sonra kardeşimin elinde siğil çıktı. Kurbağaya filan da dokunmamıştı halbuki. Gölbaşı macearlarımız biteli, tarla satılalı da epey olmuştu. Birkaç ay Seçgin’in elinden geçmedi o siğil. Kimsenin eline işediğini sanmam, ama kullanmadığımız siğil ilacı kalmadı, aylarca Seçgin’in imzası gibi durdu elinde. İğne ısıtıp yakmıştık siğili, o da fayda etmedi. Hakikaten birine üflettik, ertesi güne yokoldu siğil. Artık tesadüfi miydi, yoksa ilahi bir siğil iyileştiren güç duası mı vardı benim kafam yine karman çorman olmuştu.

Gölbaşı’ndaki Kavak ağaçları ile birlikte biz de büyüdük.

Büyüdük, ellerimizi çukura soktuk.

Kurbağa mı çıkacak, yılan mı,

Sonrasında siğil oluşacak mı bekliyoruz.

 hallucinogenic-frog-1

Categories: Seyir Defteri

1 reply »

Leave a Reply