Keşif

Kitap / Aralık 2016

Sinan Sülün / Kırlangıç Dönümü (8/10)

kirlangic-donumu

Sinan Sülün’ün geçen ay Karahindiba kitabını okumuştum. Öykülerden oluşan ilk denemesiydi. Bu sefer bir roman yazmış. Bu roman üzerine aslında söyleyeceğim epey bir şey mevcut. Ali ile Verda’nın ilk karşılaşmalarına kadar olan kısmı okurken “Bu ne yeaaa” şeklinde bir küstahlıkla okudum. Hatta biraz daha densizlik edip ben-yazsam-daha-iyi-yazardım’a kadar götürdüm olayı. Yazarın edebi yönü, dili, betimlemesi vs gibi konularda bir çok kısım için hala aynı düşünceye sahibim. Fakat son derece saf, içten, pazarlıksız bir aşk hikayesi başlayınca şekli bir kenara bırakıp öze odaklandım.
Son zamanlarda okuduğum bir çok şeyi şekliyle de okumaya başladığım, ve “Ben olsam bunu nasıl yazardım?” kıyaslamasına girdiğim için okumaktan aldığım keyif azalmış. Kendimi karakterle özdeşleştirmelerim minimuma inmiş. Bu kitapla tekrar tavan yaptı diyebilirim. Benim gibi adamlar romantizm denizine açıldıklarında ilk rüzgarı görünce yelkenleri indirirler hemen. Beyrut uçağının tekerlekleri toprağa değdiği anda kitabın son satırını henüz bitirmiştim. Gözlerimden yaşlar süzülmesin diye dişlerimi sıkarken buldum kendimi. Halbuki ne olacak sanki? Ağla gitsin. Ağlamaya neden korkuyoruz bu kadar? Teselli edilmek mi istemiyoruz? Güçsüz mü görünmek istemiyoruz? Biz böyle sevemediğimiz, böyle sevecek birisi karşımıza çıkmadığı, ya da çıkıp da bize böyle bir fırsat vermediği için mi bu isyanımız? Neden ağlamak istedim, neden ağlamamaya çalıştım bilmiyorum. İnsan ağlamaya ağlamaya bu sahteliğe alışıyor sanırım. Ali gibi sokağa çıkıp çılgın gibi koşamıyorum. Yelkenleri kapatıp incelemeye geri dönelim.
Hikaye aslında sıradan bir aşk hikayesi gibi görünse de, adamın saflığı herkesi çeken ortak nokta olsa gerek. Bir de sonu. En son Yeşil Yol’u okuduğum zaman böyle gözlerim dolmuştu. Adamın tarzına gelirsek, hala hoşuma gitmeyen noktalar var. Bazı geçmişe dönüşler çok ani, sanki sonradan “Dur buraya da bir anı serpiştireyim” gibi olmuş. Bir çok yerde de zorlama betimlemeler var. Mesela Yaşar Kemal de sayfalarca betimleme yapar, ama su gibi akar. Ben de bazen yazarken “dur şurası çok sıradan oldu” deyip bir şeyleri şekilendirmeye kalktığım zaman, eklentilerin sırıttığını hissediyorum. Bu kitapta da zaman zaman benzer hislere kapıldım.
En sondaki parça parça, kısa kısa yazılmış bölümler acayip hoşuma gitti. En çok da “çerez aşk” kavramını biraz göze sokmasını sevdim. Belki ben yalnızlığımdan dolayı aşırı etkilendim bilmiyorum. Belki de çok dandik, sıradan bir hikayedir 🙂 Alıntı için de epey bir bölüm çizdim, birkaçını yazıyorum :

Çünkü karadutun lekesini sadece kendi yaprağı çıkarırmış. Babaannem, insan da aynı bu ağaç gibidir demişti o gün bize. Yarasına ilacı başka yerde arayan her zaman yanılır. Her yaranın merhemi kendi dalındadır

Yaşadığımızı kanıtlamamız için iyi bir hikayeye ihtiyacımız var

Hepimiz bir başkasının hayaliyiz aslında

Dünyayı aydınlatmak için yıldızları kararttık

Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiç birimiz bilemeyiz

Durgun bir göle benzeyen kalbinden aynı anda binlerce kuş, kanat havalandı. Sular coşkuyla çalkalandı, delicesine köpürdü, girdap olup dönmeye başladı. Varlığı derin bir çukura dönüştü. Hayatı boyunca gördüğü her güzel şey o çukurun içine düştü. Zaman, mekan ve kalbi aynı anda durdu.

“Bir elmada iki diş izi olmak istiyorum seninle” dedi Ali.

Kelimelerin gerçekten kanatları var

 

Charles Bukowski / Kasabanın En Güzel Kızı (5/10)

9789758441501

Bu ay yeni bir deneme olarak Bukowski’yi seçtim kendime. Bu kadar özlü sözü paylaşılan, meşhur olan, bir sürü kitabı ve hikayesi yayımlanmış bir yazarı şimdiye kadar okumamış olmayı ayıp addettim. Büyük bir beklenti, inanılmaz bir heves ile başladım. Hayat hala bana büyük beklentilerin büyük hayal kırıklıklarıyla geldiğini öğretememiş.

Kitap bir çok hikayeden oluşuyor. Başlangıç hikayesi Kasabanın En Güzel Kızı çok hoş bir hikayeydi. Daha sonra baya sembolik anlamlar taşıyan 15 CM hikayesi de güzeldi. Diğerlerini ise bitsin diyerek, ya da “bu hikaye de şimdi öyle bitecek, hiçbir şey olmadan” diyerek okudum. Sonra da bıraktım. Öykülerin yarısını okumadım sanırım.

Adamın sivri ve aşırı küfürlü bir dili olduğunu zaten biliyordum. Kitabın adına aldanıp güzel tatlış bir hikaye de beklemiyordum. Mulholland Çıkmazı filmini izlerkenki gibi bir hisse kapıldım. Adam çok derin mesajlar vermeye çalışıyor, cinsellik üzerinden (sürekli cinsellik üzerinden) bir gönderme, bir mesaj çabasında ise şayet, ben bu mesajı alamadım. 15 CM hikayesi hariç, o biraz efsaneydi. Sanırım ben sanat yönü bağlama çalmakla sınırlı, bazı tablolar önünde hüzünlenebilen, birazcık da estetik duygusu olan bir adamım, tamamı bundan ibaret. Sanat filmleri, Barış Bıçakçı’nın soyut öyküleri, Bukowski’nin sevişmeleri beni pek çekmedi. Son zamanlarda yaptığım gibi, sarmadığı noktada da kitabı çat diye bıraktım. İnsan vakti çok kıymetli bir şey çünkü.

Rafımda Bukowski’nin bir kitabı daha var, belki okurum ileride. Fakat insanların “En güzel hikayesi bu!”, “Bu kitabı okuduktan sonra Bukowski sevmemek mümkün değil!” demesi hayli şaşırtıcı idi. Beyrut’tan dönerken İstanbul – Ankara uçağımın check-in sırasında bir çocuk elimde kitabı gördü. “Ooouuv çok iyi kitaptır. Özellikle 17 CM ve On Dört Otuzbir dedi.” İyi ki diğer hikayelerin ismini bağıra bağıra söylemedi kuyrukta. O hikayenin adı 17 CM değil 15 CM de diyemedim. Hııı evet çok güzelmiş dedim. Sanırım adamın küfürlü yazım tarzının etkisinden olacak, adama da içimden orjinal bir küfür salladım. Benim tarzım değilmiş yav. Alıntı malıntı da yapmıyorum bu sefer.

 

Antoine de Saint-Exupery / Küçük Prens

kucukprens

Bu seneki Yeni Yıl Kararları kalemlerinden biri olarak Fransızcayı “hatırlama” hedefi koydum. Geçenlerde ODTÜ Fizik Bölümü’nde ufak bir kitap fuarımsı vardı. Küçük Prens’i görünce hemen aldım. Önce Türkçesini okurum, ardından da Fransızcasını dedim. Muhtemelen Fransızcasını hiçbir zaman okumam. Ben planlar yapıp yapıp uygulayamayan adamım. Olsun. Zaten incecik bir kitap, alın bir öğle arası okuyun. Belki bir hikaye kapsamında değil ama cümleler tek tek çok şey ifade ediyor. Hayatın bazı saçmalıklarına bir de Le Petit Prince ile gülün geçin. Sevdiğiniz kızı çiçeğe, tilkiyi lisedeki bir arkadaşınıza benzetin. Yıldızlara bakın okuduktan sonra. Göremeyeceksiniz gerçi, ama yine de bakın.

Bu ay üçüncü kitabı da biraz çakallık yaparak Küçük Prens ile tamamlamış oldum. Alıntı yaparken kitabın yarısını aşağıya yazdım zaten

 

 

.

Birinin sizi evcilleştirmesini kabul etmişseniz; biraz olsun gözyaşı dökmeyi de göze alacaktınız…

“Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden ” dedi tilki..

İnsanlar hızlı trenlere biniyorlar ama ne aradıklarını bildikleri yok. Koşuyor, heyecanlanıyor, dönüp duruyorlar.

Eğer büyüklere, “Güzel bir ev gördüm, kırmızı tuğlalı, pencerelerinden sardunyalar sarkıyor, damında ise kumrular var,” derseniz, nasıl bir evden söz etmekte olduğunuzu bir türlü anlayamazlar. Ne zaman ki onlara, “Yüz milyonluk bir ev gördüm,” dersiniz, işte o zaman size, “Oo, ne kadar güzel bir evmiş!” derler gözlerini koca koca açıp.

Büyükler sayılara bayılırlar. Yeni bir arkadaş edindiniz diyelim: onun hakkında hiçbir zaman asıl sormaları gerekenleri sormazlar. “Sesi nasıl?” demezler örneğin, ya da. “Hangi oyunları sever? Kelebek koleksiyonu var mı?” diye sormazlar. Onun yerine. “Kaç yaşında?” derler. “Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?” Ancak bu sayılarla tanıyabileceklerini sanırlar arkadaşınızı..

Okyanusun ortasında salıyla kalakalmış bir denizciden bile çok daha yalnızdım..

Gökyüzüne bakın ve sorun kendinize: Evet mi hayır mı? Koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi? Bakın nasıl her şey değişecek…

“Sizin dünyada insanlar,” dedi Küçük Prens,”bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar; yine de aradıklarını bulamıyorlar.”
“Bulamıyorlar.” dedim.
“Oysa aradıkları tek bir gülde, bir damla suda bulunabilir.”

İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.

İnsanları kolayca tanıyamazsın. Onların tanımaya ayıracak zamanları yoktur. Yediklerini, içtiklerini bile dükkanlardan hazır olarak alıyorlar. Ama dost satan dükkanları olmadığı için dostları da yoktur.

Bütün üzüntüler zamanla geçer, dedi. Bir gün üzüntün geçince beni tanımış olduğuna sevineceksin. Hep dostum olarak kalacak, benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Koşup pencereyi açacak, gökyüzünde sana benzeyen dostlarını göreceksin. Onların şaşırmasına “Evet, ne olmuş, yıldızlara bakarken gülerim ben.” diyeceksin. Seni deli sanacaklar. Başına çorap örmüş olacağım güzelce.

Biliyor musun? İnsan gün batımını çok seviyor, içi üzgünken

Çölü böylesine güzel yapan bir yerinde bir kuyu gizliyor olmasıdır.

 

2017 yine süper kitaplarla geçireceğim bir yıl olacak. Fakat bu sene kendime bir challenge koydum. Her gün en az on sayfa okumak. İstisnasız her gün. Bu koyduğum hedeflerden kolay olanı. Zaten her gün serviste bile okusam gerçeklediğim bir hedef. Esas zor olanı ise yazmak. 1 Ocak’tan itibaren her gün yazmayı planlıyorum. Bloga değil, kitaba değil, kendi kendime, kağıtlara, müsveddelere… Bir yerden tekrar başlamam, ilham perilerimi geri getirebilmek adına ortam hazırlamam lazım. Kim bilir belki o zaman hiç bitmek bilmeyen kitabım bile biter. Yeni yılınız kitaplarla dolu olsun. Bu temennimi muhtemelen 3-5 kişi okuyacak ama olsun =) Bulamadığınız aşkları, hikayeleri, dostlukları her zaman onlarda bulmak mümkün.

Categories: Keşif

Tagged as:

Leave a Reply