Keşif

Kitap / Kasım 2016

Bu ay bir değişiklik yapıp, aynı dönemlerde bambaşka ülkelerde yazmış 3 yazara başladım.

James Joyce – Dublinliler
Fitzgerald – Muhteşem Gatsby
Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (buna henüz başladım.)

Araya da Aylin Balboa’dan (evet Rocky Balboa gibi değil mi?) Belki Bir Gün Uçarız sıkıştırdım.

James Joyce / Dublinliler (8/10)

0038 DUBLINLILER.indd

Dönemine göre süper bir hikaye yazarı bence. Kitabın ilk sayfalarında gönderilen yayınevinden reddedilen mektuplar var. 1800’lü yılların sonlarına göre biraz müstehcen bulunmuş yazıları (halbuki pek bir şey de yok). Kitap parça parça hikayeler şeklinde olsa da, sanki hepsi aynı mahallede geçiyor, hepsi komşuymuş hissi uyandırıyor insanda. Yine aynı dönem yazarlarından Stendhal okumuştum geçen az, onunla kıyaslayınca sanki 1000 yıllık daha fazla bir birikim varmış, olay kurgusu bambaşka bir çağda geçiyormuş gibi bir izlenime kapıldım. Halbuki hepsi süper.

İlk defa James Joyce okudum. Hatta itiraf edeyim, adını bile duymamıştım yazarın. Bağlama dersi verirken sınıftakilerin tepkileri, ODTÜ’den aldığım otostopçunun koltukta görünce gözlerindeki ışıltı, iş yerimden birkaç arkadaşın ‘Çok severim’ cümleleri.. Nasıl duymadığıma şaşırdım. Belki de bir hikayeci olduğu içindir. Kısa hikayelerden oluşan kitapları okumaya Erken Kaybedenler ile başladım. Ondan önce zamanından evvel bittiğini düşünürdüm hikayelerin. Uzun romanları daha çok severdim, hiç bitmesin isterdim. Sanırım insanın karakter değişimiyle kitap zevki de bambaşka bir boyut kazanıyor.

Kitaba gelirsek, hikayeler hep karakterlerin kendisiyle ilgili yaşadıkları keşiflerle alakalı. Evlenip de tıkılı kalmış bir adam, ölüm, çocukların okuldan kaçtıkları bir gün boyunca Dublin’de yaşadıkları. 100 yıl öncesinin hisleri, duyguları. Bazı şeylerin ne kadar da aynı kaldığını görüyorsunuz. Kızı sanatçı olan bir kadının hikayesi vardı mesela, epey ilginçti. Mr. Duffy hikayesi de çok ilginçti. Karakterleri, kurguları çok çok çok beğendim diyebilirim. Beğenmemin bir sebebi yine : doğallık.

Hikayeler günlük şeyler hep. Her gün her yerde karşınıza çıkabilecek insanlar, ve bu insanların verdikleri tepkiler o kadar tanıdık ki ! 100 yıl önce de değişen bir şey yokmuş. İnsanların bencilliği, sıradan hayatlarından bunaldıklarında yaşadıkları şeyler, kaçıp gitme istekleri. O kadar tanıdık o kadar sıradan ve o kadar biz ki! Sanırım kitabı bu kadar çok sevmemin birincil sebebi bu. Yoksa, siz okuduğunuzda muhtemelen 8 vermeyeceksiniz. Günlük her gün karşılaştığımız insanlar, iş yerinde sokakta, bakkalda. Fakat edebiyat da bu değil mi zaten? İnsanların zaten bildikleri şeyleri, okuduklarında bilmiyorlarmış hissi katmak, merak ettirmek, ve kendilerinden bir parça buldurabilmek. Bence klasikçi diye tabir ettiklerimden, mesela Dostoyevski’den, Zola’dan çok çok daha güzel yazıyor adam. Ulysess’i de listeme ekledim, en kısa zamanda okuyacağım.

James Joyce için hiçbir zaman romancı olamamış bir hikaye yazarı deniliyor. Karşılaştırmak için romanlarını da okumak lazım. Bir de İrlanda’ya da gitmek lazım bir gün… Çok istiyorum. Alıntılara gelirsek :

İşte böyle başlar bu işler; “Sıçan geçer; yol olur.”

Lakin benim bedenim bir arp, onun sözleri ve hareketleri ise arpın tellerinde gezinen parmaklar gibiydi.

Aradaki sıkıcı günleri yok etmek istedim. Okul ödevlerimden usandım. Gece yatak odamda ve gündüz dershanede onun görüntüsü benimle okumaya çalıştığım sayfaların arasına giriyordu.

Büyük dehalar deliliğe çok yakındır.

Çünkü artık başıma gerçek serüvenler gelmesini istiyordum. Ama gerçek serüvenler de evde oturan insanlara gelmez diye düşünüyordum. Uzaklarda aramalı onları.

Gündüzleri bile sokakta hızlı yürümeye alışmıştı, onun için gece kendini sokakta buldu mu, endişeli ve heyecanlı bir yürüyüş tuttururdu. Ama bazan da korkusunun nedenleriyle sanki flört ederdi. En dar ve en karanlık sokakları seçer, cesaretle ilerlerken, adım seslerini çevreleyen sessizlik onu korkutur, gezinen sessiz siluetler tedirgin ederdi; bazan da kısık bir kahkaha patlaması yaprak gibi titretirdi onu.

Tanrım ne son ama ! Anlaşılan hayata tutunamamış , amaçsız alışkanlıklarının esiri bir kadındı. Medeniyetin üzerine inşaa edildiği onca enkazdan biriydi.

Belirli koşullarda bankasını soyabileceğini düşünmekte kendini serbest bırakıyordu, ama bu koşullar da hiç oluşmadığı için hayatı tekdüze yuvarlanıp gidiyordu — serüveni olmayan bir öykü.

Bir de Türkçe’ye çevrildiğinde anlamını kaybeden bir alıntı daha var : “Mr. Duffy lived a short distance from his body.”

 

Fitzgerald / Muhteşem Gatsby (7/10)

muhtesem-gatsby
Siz söylemeden yazayım : Evet filmi de var ! Henüz filmini izlemedim. Genellikle çok istisnai durumlar hariç, hep kitabını önce okurum. Yine yazıldığı döneme kıyasla dil açısından çok güzeldi bence. Fakat haddim olmayarak hoşuma gitmeyen detayları da aktaracağım birazdan.

Kitap Amerikan Rüyası içerikli bir aşk hikayesi, ya da kafada kurulmuş bir saplantı ile alakalı. Okurken onca sayfanın hiçbirinde Gatsby’nin Daisy’ye gerçekten aşık olduğu hissini hiç alamadım (hem de benim gibi romantik bir adam! düşünün). Sadece hikayenin en başında, yazar Gatsby’yi karşı kıyıya bakarken görüyor – ve yakamozları izlediğini düşünüyor. Bence en manalı kısmı burasıydı hikayenin. Bir de – spoiler vermeyeyim – cenaze töreni kısmı. Bu hikayeyi ben yazsam daha iyi yazardım deme gibi bir hadsizlik etmem, ama James Joyce yazsa daha güzel yazardı. Sanki daha güzel olabilirmiş de olamamış hissinden de kurtulamadım. Belki de o eksiklikleri filmde gidermişlerdir kim bilir ?

Yıllar önce kitaplarda konuştuğum ve hayatımda duyduğum en güzel ve en saçma iltifatı yapmış olan Yunan bir kız vardı. Tanıştığımız gün “Hiç Fitzgerald okudun mu?” diye sormuştu bana. Dünyanın en güzel ve en saçma iltifatı ise “Ellerin ne güzel!” cümlesiydi. O günden bu yana kitabı okumak aklımda. Sonunda ona olan vefa borcumu da ödemiş oldum okuyarak. Hatta kitabın bir fotoğrafını çekip ona gönderdim. Gülümseyerek “Unutmamışsın” dedi.

Mutlu değillerdir. İkisi de ne tavuğa dokunuyordu ne de biraya. Ama mutsuz da değillerdi. Havada yanlış anlaşılması imkansız bir yakınlık vardı.

Romantizm küflenmemiş, lavantalara sarılıp saklanmıştı.

Otuz yaş; yalnızlılarla dolu, tanıdığın bekar erkeklerin, heyecanın ve saçlarının azaldığı bir dönem. (Benim de 13 gün kaldı 30’a girmeme, Allahım inşallah öyle olmaz :))) )

İçinden ne zaman birini eleştirmek gelse, bu dünyada herkesin senin sahip olduğun üstünlüklerle doğmadığını anımsa, yeter.

Yalnız bir insanın hayalinde biriktirdiklerini hiçbir taze tutku, hiçbir yeni ateş yok edemez.

Uzun uzun geçmişten anlattı, galiba yitirdiği bir şeyi, belki de Daisy’i sevme uğruna harcadığı bir yanını kurtarmaya savaşıyordu. O zamandan beri hayatı düzensiz, öyle karman çormandı, ama belirli bir başlangıç noktasına dönebilse, ordan kalkarak her şeyi yavaş yavaş yeniden yaşayabilse, yitirdiği şeyin ne olduğunu kavrayabilecekti.

Bazı temel incelikler dünyaya adaletsiz dağılmıştır.

Her insan kendinde en az bir büyük erdem olduğuna inanır.

”Bu dünyada yalnızca kovalananla kovalayan, her an bir şeylerle meşgul olanla yorgun düşmüşler vardır.”

 

Aylin Balboa / Belki Bir Gün Uçarız (7/10)

2051 BELKIUCARIZ.inddSoyismi dikkat çekiyor evet. Bir ropörtajında mı ne şöyle bir cümlesini okudum sanırım, ya da kitabı almak için araştırırken denk geldim : Bir kişi daha Rocky Balboa’nın nesisin derse, yengeniz olur diyeceğim!

Blogu olduğunu kitabını okuduktan sonra öğrendim : http://entel-dantel.blogspot.com.tr . Hatta tab üzerinde şöyle yazıyor : İnsan okusun diye yazıyoruz bunları. İlk denemeye göre bence çok başarılı. Blog yazıları da çok süper! Kimisi hüzünlü, kimisi insana kahkaha attırabiliyor.

Bence bir şans verin. Yeni yazarları desteklemek lazım. Hem de böyle blogdan kitaba terfi etmiş insanları ayrıca desteklemek lazım. Kim bilir belki bir gün yeni birileri daha katılır onlara (!!!). Yoksa kitapta anlatıldığı gibi, bazen bir hayal kırıklığı, bir mutsuzluk birden bütün kişisel alanınızı kaplayıp damarlarınızın içine kadar nüfuz ediyor. Kadının betimlemeleri bence takdire şayan. İnsanlar gerçekten de yaşadıkları şeyleri bambaşka anlatıyorlar. Mesela kitapta baba ve abiye dokunan detaylar, hikayeler inanılmaz. Hepimiz yazarken üç beş anımızı masaya koyup, orasından burasından sündürüp bir hamur ovalamaya çalışıyoruz. Fakat buradaki hatıralar masaya koyunca dolup taşıyor zaten. Oklavaya lüzum yok. Böyle yazanları okuyunca, ben kitabımı neden bitiremediğimi anlıyorum. Böyle cümleler kurmak… Belki de bende yok o. Şuraya da şunu ekleyeyim, şu cümle de çok yavan oldu diyerek yazıyorum bazı kısımları. Her şey içimden su gibi akıp bir anda kağıda dökülmüyor. Beğenmediklerimi baştan yazamıyorum, siliyorum tamamen, bir başka hayatta bir başka karakterle yazılmayı bekliyor hikayeler. O noktada yazmayı bırakıp tekrar okumaya dönüyorum.

Bu alıntı kitaptan değil, bir söyleşiden : “Rocky’nin bütün dövüşleri kazanmasının sebebi iyi vurması değil, aksine çok iyi dayak yemesi aslında”

Sustum sonra. içime kaçtım. kendimden hiçbir şekilde haber alamamaya başladım. kalbim otomatik bir su ısıtıcısının içinde mütemadiyen kaynıyordu. her sabah bugün artık atmıştır düğmesi diye uyanıyordum ancak atmıyordu bir türlü. öyle fokurdaya fokurdaya işe gidiyor, fokurdaya fokurdaya çalışıyor, sonra eve dönüp bütün gece fokurdamaya devam ediyordum. bazı kriz akşamlarında aramayayım, birşeyler yazmayayım diye ellerimi dövüyor, ısrar edip uzatırsam ağzımı burnumu kırıyordum.

Yokluğun varlıktan daha çok yer kapladığı zamanlar var, bildiniz mi? bir gün illa bilirsiniz. yani biri eksildiğinde, evinizde yer açılmaz da tam ortasında kocaman bir delik açılır. artık o deliğin üstüne basmadan devam etmeniz gerekir. basarsanız düşersiniz. kıyıdan kıyıdan yalamak diye bir şey var, zamanı gelince mutlaka öğrenirsiniz.

Bahçesindeki çiçekleri anlattı bana. benim için diktiği armut ağacının nasıl serpildiğini filan. armut biraz ironik değil mi dedim. öyle düşünmediğini söyledi. öyle düşünmez zaten. ben olsam düşünürüm belki ama o düşünmez. onunla aramızda şöyle bir fark var: o, iyi biri. ben, kötü biri değilim.

Neşe Palamudu.

Not : Yine kapağına kanıp Araba Sevdası’nı satın aldım. Fakat orjinal yazımı, sadeleştirilmiş ve Türkçeleştirilmiş bir versiyonu değil. Bu hem okumayı güçleştiriyor, hem yoruyor, hem de uzatıyor. Öte yandan orjinalini okumanın da ayrı bir keyfi var.

Not 2 : Bu ay okuduklarıma az önce bir de Seat Leon 1.4 EcoTSI ACT DSG Kullanım Klavuzu ekledim 🙂 200 sayfaya yakın, bence o da girer bu yazıya.

 

Categories: Keşif

Tagged as:

Leave a Reply