Seyir Defteri

Küçük Tesadüfler


1 – Yaşar

Finlandiya’da ikinci dönem tanıştığım, benim gibi bir başka Erasmus öğrencisi olan Yaşar adında bir çocuk vardı. Çok güzel yemek yaptığı için Mülo ona Yaşar Usta derdi bazen. Mülo yakın bağ kurduğu herkese isim takardı. Üstad vardı mesela, İlyas vardı (İlias) vardı. Mülo bana ismimle hitap etti hep. Bir dönem yakın bağ kurmadık da değil, ama isim takma safhasına gelememişiz demek ki. Keratayı özledim. Neyse yazının konusu Mülo değil, Yaşar Usta.

Güleç, iyi niyetli bi çocuktu. Erasmus maceramız bitmesine bir iki ay kala yaz stajı için başvurulara başlamıştık. Bir gün Yaşar bizim evde muhabbet ederken (ilk ve son defa da o gün bizim eve geldi Yaşar) TÜBİTAK Uzay’ın yaz stajı başvurusundan bahsetti. “Bugün son gün, istersen bir başvur, kaçırma” dedi. Ben de o gün internet üzerinden bir form yollayıp gönderdim. Hayatımın en büyük dönüm noktası o gün o e-postayı göndermiş olmamdır. Yaşar belki benim hayatımdaki en kritik adımı atmama farkında olmadan yardımcı oldu. Birkaç ay sonra döndük Türkiye’ye. 2009 yılında, bizim öğrenci değişim programımız bittikten ve döndükten sonra Yaşar ile hiç görüşmedik. Sadece yüz yüze demiyorum, yazışmadık da. Belki bir iki kere internetten doğum günü kutlamışızdır. Şimdi evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış, bir ara fotoğraflarından takip ediyordum. Şimdi ne yapar nerededir onu bile bilmiyorum. Hayatımıza giren çıkan bir çok insan önce Facebook arkadaşına dönüştü. Oralardan zaman zaman yazıştık. Mülo ile de öyle oldu. Epey bir süre ara ara yazıştık. Can ile uzun uzun e-postalar yazdık birbirimize. Sonra Facebook arkadaşı olduk. Sonra artık doğum günlerini bile kutlamıyoruz. Yaşar ile de öyle oldu, hele ki evlendi barklandı, iyice mesafeler arttı. Yaşar’ın söylemesiyle attığım o e-postaya birkaç hafta sonra cevap geldi, TÜBİTAK Uzay beni staja kabul etti. 10 stajyerden 9’unun torpille girdiği bir yazılım dünyasında başvuru sonucu staj bulmuştum. Sonrasında başlayan olaylar silsilesini aktarıyorum :

  • Hakan Abi gibi müthiş bir takım lideri ile tanıştım. Çağlar Abi gibi inanılmaz sevdiğim (yılda bir kere yüzünü görebildiğim), beni iliğime kadar tanıdığını bildiğini sezdiğim bir abim oldu. Bu ikisi ilk tanıştıklarım olduğu için yerleri bende ayrı. O enstitüde onlarca kaliteli insan tanıdım. Staj süresinde ve sonrasında. Stajda Sertan Abi benden sorumlu mühendisti. İlk defa Big Data ile tanışmam o zamana denk geldi. 20 günde müthiş teknolojiler öğrendim.
  • Okulun son dönemine okulu biraz kısalttım. Sadece bitirme projem kalmıştı. İş aramaya başladım part-time. CV’mden Hakan Abi’yi aramışlar, bu çocuk sizde staj yapmış nasıldır diye. Hakan Abi de beni aradı, gel burda başla dedi. Normalde part-time eleman almayan TÜBİTAK’a part time (haftada 4 gün) işe başladım. Ve tanımaya başladığım harika insanların arasında yenileri eklendi. Burada hepsini saymak isterdim, ama sanırım web’deki disk kotamı bitirir bu.
  • Staj ve işte uğraştığım konu big data ve HPC olduğu için, bitirme projesini de Cevdet Hoca ile yaptık Bilkent’te. Bu çok süper şeyler kattı diyemem, ama Ata abi ile samimiyet kurmamı sağladı. En azından beni tanımasına bilmesine olanak verdi. (Ata Türk’ten bahsediyorum, okuyan bir çok insanın tanıyacağı üzere).
  • Sonrasında Bilkent’te yüksek lisansa da BigData konusunda başlamış oldum. TÜBİTAK Uzay’da ise tam zamanlı mühendis olarak çalışmaya başladım.
  • Çok emin değilim ama o sıralarda Yaşar’ı hatırlayıp bir teşekkür mesajı göndermiş olabilirim.
  • Yüksek lisansımla ve yaptığım işle birebir alakalı olan bir yurdışı yüksek lisans programına başvurdum. Şu cümleye başlarken belki normalde zaten buraya kabul alırdım diye bir anlık kafamdan geçti. Ama alamazdım. 1000 küsür kişinin başvurduğu programda yaptığım işler ve tez konum ve bitirme projem sayesinde, ilk 25 kişiye seçilerek, bunlardan da burs kazanan ilk 12’ye girerek kendimi aşan bir başarı gösterdim. Çalıştığım konular bunla alakası olmasaydı, giremezdim. Yine Yaşar sayesinde yani. Erasmus Mundus Data Mining and Knowledge Management (EM-DMKM) yüksek lisansına kabul aldım.
  • EM-DMKM’in o zamanki bursu (aylık 1500 euro) benim maaşımdan fazlaydı. (şimdiki Euro kuru ile bakarsak zaten… O zaman için söylüyorum bunu, Euro’nun 2.0 olduğu zamanlar. Tey teeey…) İki yıl çok güzel insanlarla çalıştıktan sonra, çok güzel işler yaptıktan sonra, bana ‘insan ilişkileri’ katkısı teknik katkısından çok çok daha fazla olan TÜBİTAK’a istifamı verdim, Bilkent’te tezime henüz başlamışken yüksek lisansımı yaktım ve EM-DMKM’e gittim.
  • Bu yüksek lisans programı ile bir yıl Paris’te, 5 ay Alessandria’da (İtalya), 5 ay da Barcelona’da kaldım. Hayatımın en inanılmaz deneyimini yaşadım. Her alanda, hem okul, hem gezi, hem insan, hem yemek, hem içmek, hem tek yaşamak, hem üzülmek/sevinmek. Aklınıza gelebilecek her manada kendime bir çok şek kattım, bir çok şey eksilttim de. Son dönem tez için şirket araştırmaya başladım.
  • İtalya’daki 3. dönemin sonunda Ata Abi Yahoo’da post-doc yapmaktaydı. Ben de tez için oraya başvurdum. Yahoo! Labs’ın Barcelona ofisine kabul aldım. Düşünün bir, bunca if-else sonucunda taa Yahoo’ya kadar getirdi beni bu olay.
  • Gerçekten bambaşka bir insan oldum. Kişiliğim, hayata bakış açım değişti, dünyanın her yerinden insanlarla tanıştım, normalde yılda 15 günlük izinlerimle bir ömür boyu tamamlayamayacağım yerler gezdim, Avrupa’nın yarısını ucuz biletlerle dolaştım, çok güzel arkadaşlıklar edindim, yarım yamalak da olsa Fransızca ve İtalyanca öğrendim, kişiliğime çok güzel adacıklar ekledim. Ve bütün bunlar gerçekten ama gerçekten Yaşar’ı o gün çaya davet etmemizle, ve o e-postayı atmamla oldu. Türkiye’ye döneceğim hafta Facebook’a şunları yazmışım :

That was the end of an era.
Today I got my MSc. Degree, after 2 years, yet I feel like I lived 10 years during this time.

– I lived in Paris for 10 months
– I lived in Alessandria for 5 months
– I lived in Barcelona for 5 months
– I learned a bit French, a bit Italian, a bit Spanish
– I loved (1.5 times)
– I was loved
– I played bağlama in a pub
– I danced sirtaki in a Greek festival
– I saw/felt/lived Fete de la Musique in Paris(!)
– I saw Nuit Blanche in Paris
– I gave singing lessons to a French woman
– I gave bağlama lessons to 3 Turkish
– I applied (only applied) to be a Metro Musician
– I have seen Alhambra, Mont. St. Michel, Mezquita, Eiffel
– I fed a peacock with my hands
– I won Christmas singing contest
– I won the contest with a Turkish song
– I couldn’t tell anyone that we don’t have Christmas in Turkey 
– I tried surfing
– I swam in the ocean
– I watched sunset from Cadiz
– I watched Flamenco in Andalusia
– I enjoyed Eiffel under snow
– I saw Neuschwanstein Castle
– I played bağlama in front of Eiffel Tower
– I was amazed by Sagrada Familia and Gaudi
– I collected hundreds of new friends
– I made a few life-long friends
– I learned a lot.
– I studied a lot.
– I partied a lot.
– I was wasted a lot.
– I got lost a lot on the ways
– I liked getting lost on the ways
– I made surprises
– I was surprised many times
– I learned how to play Harmonica
– I wrote a short story in Turkish (A4 120 pages)
– I wrote a short story in English (A4 20 pages)
– I wrote these, based on true stories
– I wrote a song (for a girl).
– I worked in Yahoo! labs.
– I slept in Yahoo! labs (more than once  )
– I laughed, cried, smiled.
– I visited my best friends from Finland (Romain, Marcus, Luca, Fabio, Kasia)
– I visited those people after 5 years.
– I lived in a great flat in Paris
– I lived in a shitty flat in Alessandria
– I lived in that flat with two Italians, one hardly speaks English
– I lived in a great flat with a great flatmate in Barça
– I had my flatmate as the best advisor as well
– I attended weddings of my friends,
– I missed weddings of my friends,

– I tried Chipuro, Salmiakki, Minttu, French Wine, Belgian Beer, Italian Pizza, Italian Pasta, Italian Coffee, French Croissaint, French Madame Croque, Spanish Wine, Tapas, Chupitos, Sangria, Porto Cod Fish, Portuguese Coffee, Amsterdam.. hmm some stuff , Bicerin in Torino, Creme Brulee in Cafe des deux Moulins, Nargile, Moroccan tea, Uzo, I got poisoned by Döner Kebab, French Creppe, Limoncello, Paella, Calçots, Extra Spicy Mexican Sandwich(!), Extra Spicy Jalapenos Pizza, and many other things I don’t remember.

– I travelled a lot (Lyon, Amsterdam, Champagne, Brussels, Bruge, Lille, Reims, Normandie, Toulouse, Barcelona, Sevilla, Cadiz, Granada, Cordoba, Malaga, Torino, Florence, Venice, Rome, Siena, Milano, Alessandria, Bologna, Pavia, Munich, Berlin, Neuschwanstein, Hamburg, Bremen, Porto, Sitges, Girona, Next one : Greece)

I do not regret for any of those moments. It has been 2 great years. Thanks everyone who somehow participated on this. Now I got my MSc. Degree. Let’s see what life will bring next. “Tempus fugit”

Sağolasın Yaşar Usta.

 

2 – Üç ile bölünebilen bilmemkaçıncı sayı

Üniversite sınavına gireceğimiz sene sınav sistemi değişti. Türev integral gibi daha önce ÖYS ile sorulan sınav konularını ÖSS’ye de dahil ettiler. Liseliler bilmez, o sene büyük bir şok ve panik içindeydi herkes. Nasıl bir sınav geleceğine dair hiçbir fikrimiz yoktu. Olabilecek en iyi şekilde hazılandım. İnanılmaz sistemli ve düzenli çalıştım. Sınava girdiğimde ise içimde bir şimdi sıçtın hissi oluştu. Müthiş zor bir sınavdı. Şimdiye kadarki her dersanenin her deneme sınavını çatır çatır bitirmiş olan ben, bu sınavı yetiştirebilmemin mümkün olmadığını hissettim. Çözebildiğim bütün soruları son hızla çözdüm. Battı balık yan gider hesabı birkaç soruyu da salladım elbet. Matematik ve geometride iki sorunun yanına cevap anahtarında nokta koyup (sonradan dönmem gereken sorulara koyduğum bir işaretti) devam ettim. O sorulardan biri şuydu :

3 ile bölünebilen X’inci sayı aşağıdakilerden hangisidir ? (X’i hatırlamıyorum, 10 yıl olmuş)

Şıklarda 3’e bölünebilen zaten iki sayı vardı. İkisinden birisini salladım, bu soruya sonra dönüp çözerim diyerek hızlı bir şekilde geçtim. Diğer soru ise bir geometri sorusuydu. Şekildeki gösterilen açı soruluyordu. Hızlıca bir çözüm üretemeyince, şeklen bir süzdüm soruyu, karşılıklı bakıştık. Bu 45 dereceden büyük gibi duruyor, olsa olsa 60 olur dedim. Çünkü 30, 45, 60, 90 ve 120 idi şıklar. 60’ı işaretledim geçtim. Yine cevap anahtarına bir nokta koydum. Sınav bittiğinde noktaları silerken doğru olmalarını umduğum ve salladığım sadece bu iki soru vardı. İkisi de doğru çıktı.

Sonuçlar açıklandığında 1387. oldum sınavda, ya da 1381, hatırlamıyorum. Bilkent Bilgisayar benden bir sene önce, en son Türkiye 600 küsürüncüsünü almıştı. 700 kişi, hele ki ilk 1000 içerisinde kayması mümkün değil dedim, ama yine de yazdım. Bilkent Elektronik de ilk tercihime yazdım (ne diye yazdıysam, manyakmışım herhalde). Sonraki tercihlerim hep Genetik Mühendisliği üzerineydi, ve de kesin giriyordum. Bütün aile karşı çıksa da bir tek babam dedi, oğlum istiyorsan yaz, sevdiğin bölümü oku diye. Anneme kalsa tıp, teyzeme kalsa diş hekimliği, komşulara kalsa avukatlık (hem de sayısalcı olarak) yazmalıydım.

Tercihler açıklandı, ve ben Bilkent Bilgisayar Mühendisliği Burslu bölümüne sonuncu olarak girdim. 50 kişi alıyorlardı ve 50. oldum. Normalde kimin kaçıncı girdiğini kimse bilmiyor, ama 2006 Bilkent taban puanına bakarsanız, küsüratına kadar benim puanım yazar. O yüzden, o gün o sınavda salladığım ve tutan iki soru benim hayatımın gidişatını tamamiyle değiştirdi. Genetik okusam muhtemelen şu anda Amerika’da doktora yapmaya çalışıyor halde olacaktım. Daha kötü olurdu veya daha iyi demiyorum. Fakat bambaşka bir hayatım olacak, bambaşka insanlarla arkadaşlık edinmiş olacaktım. Şu anda ailem dışında yaşadığım hayatım en ince ayrıntısına kadar değişmiş olacaktı. Bir soru daha yanlış yapmış olsa idim.

Kelebek Etkisi serisini bu yüzden çok seviyorum. Bu hafta izlenecek filmler listesine de şunu ekledim :

Bir Kelebeğin Kanat Çırpışı / Le Battement D’ailes Du Papillion

“It speaks to our larger expectation that the world should be comprehensible – that everything happens for a reason, and that we can pinpoint all those reasons, however small they may be. But nature itself defies this expectation.”

 

3 – Hamamönü’nde Bir Saz Evi

Hamamönü’nde rastgele girdiğimiz ilk saz evinin böyle bir kelebek etkisi yaratabileceğini hiç hesap etmezdim. Lise 1’in bittiği yaz babama saz çalmak istediğimi söyledim. Ertesi günü Hamamönü’ne gittik beraber. Çıkış maksadımız bir fiyat alalım, araştıralım soruşturalımdı. Girdiğimiz ilk dükkanda öğrenci bağlamasının bir tık üstü, orta kalite bir bağlamanın da bir tık altı bir sazda anlaştık, babam pazarlık etti aldık geldik. İlk bağlamamı (o zaman solak olduğum için solak çalmam gerektiğini de bilmeden, gerekli düzenlemeleri yaptırmadan) alırken yanında da Selen Müzik Evi’nin kartını verdiler. Birkaç bağlama kursu sordum ettim ama, o zamanlar Demirtepe’de olan Mehmet Semiz’in müzik kursuna gidince bir an evde gibi hissettim kendimi. Hemen çay koymuştu bana, oturdu anlattı, bir iki türkü çaldı, sohbet ettik konuştuk. Çok hoşuma gitmişti, kaydoldum o gün.

Bu sabah THBT korosunun saz çalışmasına gittiğim sırada aklıma bunlar geldi. O gün bağlamayı o saz evinden almasaydık, onlar bize kart vermeseydi, ben o müzik evine gitmeyip başka bir yere kaydolsaydım hayatımda gerçekten çok büyük bir değişiklik olacaktı. Mehmet Semiz gibi süper bir hocayla tanışamayacak, öğrencisi Cenk Güray, Ali Fuat Aydın gibi isimleri belki hiç duymayacak, Bağlama Orkestrası konserini veremeyecek, Celal Sezer’in elini sıkamayacak, ardından THBT’de bağlama dersleri vermeye başlayamayacak, Fatih gibi, Utkan gibi Ezgi gibi, Servet gibi (isimlerini sayamadığım daha nice) inanılmaz kaliteli insanları tanıyamayacaktım. Bağlama çalmaya başlamamdan ötürü tanıştığım insan sayısı kim bilir kaçı buldu. Gittiğim dinletilerde, konserlerde yaşadıklarım, hissettiklerim bir ömre sığmaz. Yaşadığım sahne heyecanını ise tarif bile edemem. Hele ki birilerine çalmayı öğretebilmek, çalabildiklerini görmek… Kesinlikle sözle, yazıyla anlatılabilecek bir şey değil.

Çünkü Saz başlayınca söz biter.

Categories: Seyir Defteri

1 reply »

Leave a Reply