Keşif

Kitap / Mart 2018

Frank Herbert / Dune – Çöl Gezegeni ( 8.7/10 )

Dune bir kitaptan ziyade benim oynadığım ilk strateji oyununun da adı aynı zamanda. O yüzden zaten aşina olduğum bir evrenin hikayelerini okumak ayrıca heyecanlandırdı diyebilirim. Üç Silahşor’u okumasa bile duyan herhangi biri için Athos Porthos Aramis ne ise, bu evren için de Atreides, Harkonnen ve Ordos ona denk geliyor. Oyundaki bu ırklardan birini seçerek göreve başlıyordunuz, arada Fremenler ile savaşıyorsunuz, ya da yardım ediyorlar size. Ara ara kum solucanları araçlarınızı yutuyor. Bu oyunun hikayesini okumak müthiş keyif vericiydi. O yüzden biraz taraflı not vermiş olabilirim. Şu kısmı Vikipedi’den başına sıfır koyarak aldım :

Herbert bu ilk romanla aslında “ideal lider nasıl olmalıdır” sorusuna da cevap arar. Tasvir ettiği evren 20. yüzyılın ilk yarısının son zamalarındaki dünya tarihiyle büyük benzerlikler gösterir. Melanj baharı ile petrol, Arrakis (Dune) ile Orta Doğu ve özellikle Arap Yarımadası arasındaki bariz benzerliğin yanı sıra, bahsettiği hanedanlar da 40lı ve 50li yıllardaki farklı kamplarla örtüşür. Örneğin Harkonnen hanedanı Nazi Almanyası’nı, Corrino ise Latin kökenli Avrupa’yı çağırıştırır. Atreides hanedanı ise, Anglo-Saksondur ve hem Britanya hem de ABD olarak okunabilir. Bu noktada bir hanedandan ziyade tarikat olan Bene Gesserit’in İbranice bir terim olduğunu ve “köprünün çocukları” anlamına geldiğini, keza Kuisatz Haderah’ın da yine İbranice ve “yolun kısalması” anlamında bir terim olduğunu not düşmekte fayda var.”

700 küsür sayfalık bu kitap su gibi aktı gitti. Kitabın sırası belli olmayan bir serisi var. Farklı hikayeler, farklı zamanlarda geçen. Kimisi yine Herbert tarafından yazılmış kimisini oğlu devam ettirmiş. İnternette de hangi sırayla okunması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar var. Ben ilk kitabı okudum hevesimi alıp bıraktım. Paul Atreides’in hikayesi oldukça eğlenceli ve heyecanlıydı. Okuyan herkeste benzer bir şey çağrıştırdı mı emin değilim, fakat sanki Vikipedi’de de yazdığı gibi Arrakis gezegeni Ortadoğu’yu, melanj baharatı da petrolü çağrıştırıyor gibi. Çöl halkı Fremenler de muhtemelen Araplar.

Dune 2 oyununu merak edeniniz varsa buraya tıklayabilir.

Ek olarak, bu oyundan yıllar sonra, CD-ROM’lar popülerleştiğinde Dune 2000 çıkmıştı. Ona da merak ediyorsanız şuradan bakabilirsiniz.

Dune’un filmi de çıktı, sanırım 4 saate yakın süren bir filmi de var, epey eski. Ama şimdiki fantastik dünyalar kadar etki yaratamamış zamanında. Ben izlemedim filmi, o yüzden yorum yapamıyorum. Hayatımın bir döneminde çok boş olursam, şöyle 2-3 ay evde oturursam belki oturur izlerim =) Middle Earth gibi dünyaların sular seller gibi ezberlendiği, Star Wars karakterlerinin isminin çocuklara verildiği bi çağda, biraz arkada kalmış, unutulmuş bir evren.

“Dünya dört şeyin üzerinde durur. Bilgelerin ilmi, yücelerin adaleti, haklıların duası ve yiğitlerin cesareti.”

“Paul’e bir Bene Gesserit atasözünü söylemişti. Din ile siyaset aynı arabada gittiğinde,sürücüler karşılarında hiçbir şeyin duramayacağını sanır. Dümdüz gider,hızlandıkça hızlanırlar. Engelleri tamamen göz ardı eder,körlemesine gidenlerin uçurumu çok geç farkedeceğini unuturlar.”

“Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım”

“Gözleriniz olsa bile, ışıksız göremezsiniz.”

“Sonuna dek izlenen yol insanı hiçbir yere götürmez. Bir dağın gerçekten dağ olup olmadığını anlamak istiyorsanız, ona biraz tırmanmanız yeter. Dağın tepesine çıkarsanız dağı göremezsiniz.”

Mahir Ünsal Eriş / Öbürküler ( 6.5/10 )

Yazarın şimdiye kadarki bütün kitaplarını okudum. Dünya Bu Kadar’ı biraz hızlı geçtim. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde, Olduğu Kadar Güzeldik hikaye kitapları muazzamdı. Gerçekten, epeydir bu kadar güzel hikaye kitabı okumamıştım, o yüzden yağ gibi kaydı aktı geçti. Benim Adım Feridun hikayesi – pek kimse yazarın adını bilmez, ve Halil Sezai’nin oynadığı, Çağan Irmak’ın yönettiği filmi bile duymamıştır muhtemelen – müthiş bir hikayeydi bence. O yüzden yeni kitabın çıktığını duyunca koşarak gittim aldım. Sanırım bu ilk roman denemesi olsa gerek. O yüzden çok vurmayacağım =) Kitabın iki parça olması, ve aynı olayın farklı taraflarca anlatılması bence güzel bir kurgulama yöntemi. Hikaye de çok kötü değildi, betimlemeler başta çok keyifli geldi bana. Özellikle ilk başta otobüs ve tren içerisinde olanlar, mesela Hacı Taşan’ın geçmesi kitapta hüzünlendirdi. Sonradan ufak ufak baydığı yerler oldu. Gülümsetti, meraklandırdı da.

Öbürküler, gecenin olur olmaz saatlerinde uykuları kaçıran, basamakları gıcırdata gıcırdata tırmanan, tel dolapları karıştıran misafirlerin romanı. Mahir Ünsal Eriş, 57 Numero’da gerçekleşen ürkütücü olayları anlatırken, bizi Menderes’in makadam yollarda sarsıla sarsıla giden otobüsünden indirip, asfaltta yaylanan damalı Impala’ya bindiriyor. Hasan Dağı’nı solumuza aldırıp, Haydarpaşa’da denizin laciverdiyle tanıştırıyor. Öbürküler, bize 60’lı yılları, komşuluğu, darbeleri, göçleri, hevesleri, yolları; daha da çok, bir daha asla dönemeyen Ötekileri geri getiren, hem hüzünlü hem de gülümseten bir roman.”

E neden 6.5 derseniz, çok da sarmadı. “Sarmak” kavramı nasıl açıklanır bilmiyorum, ama yemek yemeyi, ineceğim durağı unutup okumaya devam ediyor olmak, saatin nasıl geçtiğini anlamadan, hatta uykusuzluğun dibine vurmuşken gözlerinizi fal taşı gibi açan bir hal diyebilirim. Öyle olamadım. Hikayeleri okurken içlerinde kaybolmuştum halbuki. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde hikayesi.. Nasıl başladı nasıl bitti hatırlamıyorum. Mevzu kısa olması değil. Anlatması zor. Yine de komşuluğu hatırlatması, çocukluk hallederini en doğal haliyle aktarması çok başarılı.

“Acaba komşuluk da var mıdır buralarda? Kapısını çalıp bir fincan kahve, iki kaşık pirinç unu isteyecek insan, ‘Ben pazara kadar iniyorum, senin kız benim bebelerin başında duruversin bir iki saat,’ denecek bir abla bulunur muydu?”

“Suat ve Sacide hayatlarında ilk defa sandviç görüyorlardı. Suat o kadar beğendi ki bu şeyi, bir kısmını saklamayı bile düşündü. Bu tat hatırından silinirse, arada çıkarıp bir ısırık alabilir, koklayarak, ilk yediğinde duyduğu o büyülü hissi bir kere daha duyabilirdi.”

Serhan Ergin / Deniz Gülümsüyordu Uzaktan ( 5/10 )

Bu yazarın benim bildiğim ikinci kitabı. İlkini (Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar) müthiş bir heyecanla okumuştum. Biraz Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını anımsattığını yazmıştım. Bunu da yine büyük beklentilerle aldım, ama bu kitap da tam bir hayal kırıklığı oldu. Tanıtım yazısı şöyle :

Nedenler, özlemler, bir türlü akıldan çıkmayan eski günler, Alaçatı’nın sesi, hayat duvarı… Asfalt ateşi, ev çölü, yeryüzünün şimdiki hali… Yıllar sonra doğup büyüdüğü yere dönen Fikret’in yalpalayışları, eksik aşkları, üzgün ve bulanık, havaya karışan kırıklıkları. Pencerelerde çiçekler. Deniz Gülümsüyordu Uzaktan, erken gitmenin ve geç kalmanın, bir türlü yakalayamamanın romanı. Serhan Ergin, ustalıkla deniz kenarlarını anlatıyor. Usul usul çöreklenen yavaşlığı, yarım kalmışlığı…

İlkiyle akış konusunda uzaktan yakından alakası yok. Kendimle ilgili epey bir şey buldum kitapta. Mesela doktoraya kalsam ya da uzun yıllar yurtdışında kalıp dönsem ben de aynı şeyleri kesinlikle hisseder, aynı eksiklikleri arardım. Ama adamın saçma – tamamen saçma – olan aşk hikayesi, ölen sevgilisinin kardeşi ile ilgili olan, birden pat diye ortaya çıkan kısım… Sürekli aynı şeylerin tekrarlanması. Lan tamam anladık, geri döndüğünde bunca geçen yıla çok pişman. Ama bunu her bir karakter sorduğunda ayrı ayrı tekrarlaması gerekmiyor yani. Tamam anladık uzun yıllardır yokmuş da, her seferinde tekrar tekrar çocukluk arkadaşlarıyla aynı muhabbet. Tekrardan babamı göremedim. Sonra tekrardan arkadaşları eee neden döndün nasıl döndün… Sonra kardeşinin ani çıkışları. Sonra kardeşi ile barışma. Sonra kardeşinin ani çıkışları …Yeminle sırf sonunu meraktan okudum. Şimdi düşünüyorum da, kitabı bitireli birkaç hafta oldu. Fakat sonunu hatırlamıyorum !

“Zaman zaman dedim durdum. Zaman beni aldattı. Hâlâ da oyununa devam ediyor. Yıllar boyu nasıl geçtiğini anlamadan tükettim zamanı, sonra suratıma ağır bir tokat vurdu. İşte zamanı kaybetmiş biri olarak ortaya koyduğum eser: Her şeyi karıştırdım.”

 

Stephen King / O ( 7/10 )

2017’de çıkan “It” filminin kitabı bu. 1000 sayfadan daha fazla bir kitap. Ve epeydir de okumayı istediğim bir kitaptı. Kitaba başladığımda tesadüfen filmi de o hafta yayına girdi. Hızlıca okuyup filme gitmeyi planlıyordum. Fakat oku oku bitmedi kitap. Bir de Kindle üzerinden ingilizce okuyunca daha da yavaş oldu. Sonlara doğru da biraz sıkmaya başlayınca sanırım son 100 sayfayı filan biraz hızlı geçtim. Bıraktım filmini izledim. Filmi de, eh, fena değildi diyebilirim. Kitabın ilk yarısı çok daha güzel çok daha heyecanlı. Karakterlerin günümüzdeki hallerinin olması da daha keyif veriyor.

“Küçük bir Amerikan kasabası olan Derry’yi diğer kasabalardan farklı kılan şey, kanalizasyon mazgallarının altındaki dehlizlerde yaşayan, kendini kimi zaman kâbuslarda, kimi zaman da gerçek hayatta gösteren bir yaratığın, insanları kendi karanlık dünyasına çeken esrarengiz bir gücün varlığıdır. Bu korkunç yaratıkla uzun yıllar önce savaşıp ardından kasabayı terk eden ve kendilerine yeni bir hayat kurmuş olan yedi çocuk, artık birer yetişkin olmuş ve yaşadıkları dehşet dolu günleri unutmuşlardır. Ancak, anılarının derinliklerine gömülen yaratık yıllar sonra yeniden harekete geçince, onunla bir kez daha hesaplaşmak zorunda kalırlar. Geçmişte kalan kâbuslar, şimdiki zamanda korkunç bir gerçeğe dönüşmüştür artık. Stephen King’in yazımını dört yılda tamamladığı ölümsüz başyapıtının sansürsüz ve eksiksiz metnini okurken tam da Daily Express’in tarif ettiği gibi, kendinizi O’nun karanlık dünyasında hissedeceksiniz.”

Daha önce yazdım mı bilmiyorum, lisedeyken tam bir Stephen King fanıydım. Yazdığı kitapların çoğunu – Kara Kule serisi dahil – okumuşumdur. bir çoğunun hikayesi de aklımda. Bu sefer de aynı tadı aldım ve yine müthiş sürükleyiciydi. Ama sonuna doğru, özellikle son olaydan sonra karakterlerin günümüzdeki hayatlarını aktarmaya başladığı anda büyü bozuldu diyebilirim.

“Ne alırsan bedelini ödersin, ancak bedelini ödediğin şeyin sahibisindir… Ve sonunda, sahip olduğun şeylerin acısını senden çıkarırlar.”

“Kaykay yaparken dikkatli olunmaz dostum”

“Bazen işler kötüye gidip sonra düzelmez. Bazen işler kötüye gider, sonra daha da kötüye gider ve her şey mahvolana kadar bu böyle devam eder.”

“Kimi zaman hikayeleri anlatan ses, öykünün kendisinden daha önemlidir.”

“Rafların arasında dolaştı, kitapları çıkarıp yerine koydu, bazılarına göz attı. Kitap seçmek, ciddiye alınması gereken bir işti.”

“Çok az canın yanacak, hissetmeyeceksin bile dediklerinde canınızın çok yanacağını baştan bilirdiniz.”

Douglas Adams / Otostopçunun Galaksi Rehberi ( ?/10 )

Kitabı 100 sayfa okuduktan sonra bıraktım. Merak ettiğim bir seriydi, tek ciltte toplanmış hikayeleri kapsayan bu kitap D&R’a her girdiğimde gözüme çarpıyordu. Arkadaşlar sağolsunlar doğumgünü hediyresi almışlar, ama sarmadı beni. Eğlenceli başlıyor kitap, karakterler robotlar, İhtimalsizlik Motoru… Baktım çok uzun, çok da sarmadı. Zaman / Performans açısından değmeyeceğine karar verip bıraktım. O yüzden maalesef yorumu burada kısa keseceğim. Mesela kitabın yazım tarzı Dune’a kıyasla daha okunabilir. Daha akıcı. Espriler arada gülümsetiyor evet. Ama hikaye hoşuma gitmeyince artık çok enerji ya da zaman harcamıyorum.

Bir ay içerisinde hediyeyi değiştrime imkanım vardı. Götürüp yerine Haruki Murakami’den 1Q84’ü aldım. Sıradaki inceleme onun. Kitabı değiştirirken D&R’da bir çatlak farkettim. Kitabı hediye aldığınızda 1 ay süreli değiştirme kartı veriyorlar. Bu değiştirme kartı ile götürüp yeni kitap alıp ona da 1 aylık değiştirme kartı alabiliyorsunuz. Ömrünüzün sonuna kadar değiştire değiştire kitap okuyabilirsiniz. Bunu da kasadaki arkadaşa ilettim. Kötü niyetliyseniz, evet yapabilirsiniz dedi. Resmen sistem açığı var D&R’da.

“”Bay Dent,” dedi.

“Buyrun, benim,” dedi Arthur.

“İşte size gerçeklere dayanan bazı bilgiler. Şu buldozerin dosdoğru üstünüzden geçmesine izin verirsem, buldozerin ne kadar zarar göreceğine dair herhangi bir fikriniz var mı?”

“Ne kadar?” diye sordu Arthur.

“Hiç,” dedi Bay Prosser.”

Haruki Murakami / 1Q84 ( 6.5/10 )

Çok büyük konuşmayayım ama, bu okuduğum son Murakami kitabı olacak. Toplamda şimdiye kadar okuduğum 3. kitabı.

Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. Sarsıcı bir yolculuğa hazır mısınız? Öyleyse kemerlerinizi bağlayın. Erkekleri, titizlikle geliştirdiği bir yöntemle öteki dünyaya gönderen genç bir kadınla tanışacaksınız. Ve amansız bir takiple onun peşine düşen fanatik bir cemaatin müritleriyle… Romantik misiniz? Evet, bu kitapta aşk da var… İki dünya bir araya gelmeden mümkün olmayan bir aşk. Yaşadığınız dünya gerçek mi, hiç düşündünüz mü? Düşündüyseniz, paralel bir evrene geçmek sizi heyecanlandıracaktır o zaman. Hayatı algılayışınızı değiştirecek bir kitabın kapağını açmak üzeresiniz şu an. Yaşayan en büyük yazarlardan biri olarak kabul edilen Haruki Murakami başyapıtı, tüm dünyada milyonlarca satan kitabı 1Q84’le bir imkânsızı başarıyor. Nefesinizi kesecek bir macera romanını, gerçek nedir, insan neye inanmalı, aşk dünyayı kurtarabilir mi soruları ekseninde bir yürek atlasına dönüştürüyor.

Murakami müthiş yazıyor. Gerçekten merak ettirerek, kurgusunu mükemmel yazarak, akıcı, hikaye bütünlüğünü koruyarak, uzun uzun yazıyor adam. 1Q84 üç kitaptan oluşuyor bu arada. Toplamda herhalde yine 1000 sayfayı geçen bir üçleme. Sonuna kadar merak ede ede gittim, sonunda yine – daha önceki romanlarında olduğu gibi – pat diye hiçbir şey açığa kavuşmadan bitti kitap. Eee şimdi noldu ? Havadan pupa neydi? Fukaeri noldu? Douta neydi? Maza neydi? Bir de peşiva ve reşiva var… Bunların hiçbiir ama hiçbiri açıklanmadan 1200 sayfa okudum resmen. Bir inceleme yazısında şöyle bir paragrafa denk geldim :

1200 sayfa boyunca Tengo’nun nasıl yemek yaptığını, pijamalarını; Aomame’nin ve daha birçok kadının apış arası kıllarını kesmediğini (en azından Japonya’da) ve gür olduğunu; Uşikava (牛河)’nın şekilsiz kafasını, Tamaru (タマル)’nun su katılmaz bir gayolduğunu defalarca ve defalarca öğreniyoruz ama kritik olan birçok konuda neler olduğunu bilmiyoruz. Murakami 1Q84’ü başta iki kitap olarak yazmayı düşünmüş ancak yazarken aklına üçüncü kitapla ilgili fikirler gelmiş. Büyük ihtimalle üçüncüyü yazarken de -belki de daha öncesinde- aklına dördüncü kitapla ilgili fikirler gelmiş olacak ki bizi bu durumda bırakmış. Belki de devamını hiç yazmayacak. Kitapları bir nihayete erdirmemesi onun tarzı ne de olsa.

Murakami bu soruların cevabını Cehov’dan bir alıntıyla kitabın içinde kendi kendine cevaplamış : Roman yazarı sorun çözen insan değildir. Sorunu ortaya atan insandır. Murakami okumanın tam bir zaman kaybı olduğunu düşünüyorum. Bu kitaba sanki başlamış, arada aklına bişeyler gelmiş ve yazmaya devam etmiş eklemiş çıkarmış gibi. Okumayın.

“Görünüş sizi aldatmasın.Gerçek daima tektir.”

Alexandre Dumas / Üç Silahşor ( 8.5/10 )

Kitapla ilgili birazdan epey şaşıracağınız gerçek var. Kitabın adı Üç Silahşor. Üç Silahşör değil. Üç silahşorlaaaaar yani. Üç silahşörler de değil. En son böyle bir aydınlanmayı Doküman-Döküman ayrımında yaşamıştım. TDK’da bile “o” harfi ile geçmesine rağmen bir çok platformda yanlış yazılmış. Mesela idefix’te soldaki resim çıkıyor ekranda, fakat kitabın adını Silahşör olarak yazmışlar. Neyse şimdi iki noktaya takılıp meseleyi kaçırmayalım. Siz düzgün söyleyin yine de.

1800’lerin başında yazılmış bir romana göre muhteşem. Hem dönemi çok iyi anlatıyor, hem tiplerine kadar Athos Porthos Aramis ve d’Artagnan kafanızda canlanıyor. Öyle ki henüz daha ortaya gelmeden kimin ne tepki verebileceğini sezebiliyorsunuz. Kitap toplam 750 sayfa civarı. Bu kitap ve Oblomov bana bu seneki kitap furanının katkıları oldu.

“Fransa’da XIII. Louis döneminde kralın muhafız birliğinde görev yapan Athos, Porthos ve Aramis adlı üç silahşöre katılmak üzere Paris’e giden a’Artagnan adlı gencin maceralarını konu alır. Roman kahramanlarının, kralı düşürmek isteyen Kardinal Richelieu’nun komplolarından kralı korumak için giriştikleri maceralar anlatılır.”

Yukarıdaki ifade yanlış aslında. d’Artagnan silahşör olmak için Paris’e gidiyor, bu üç gerizekalı komik ve maceracı adamla da orada tanışıyor. Sonra başlıyorlar maceralara, entrikalara, aşk hikayelerine… Herifler baya komik, kitap da eğlenceli. Bu kadar beğeneceğimi düşünmemüştim açıkçası. Biraz daha Stendhal tarzı bir hikaye bekliyordum. Filmini de seyretmedim ama yapılacaklar listeme eklendi. Monte Cristo Kontu’nu okumam için de motivasyon kaynağı oldu diyebilirim. Bu dönem yazılan, özellikle Fransız yazarlarla ilgili tek tuhaf gelen şey bir bakışta aşık olup uğruna her şeyi yapabilir, canlarını verebilir, her maceraya atılabilir hale gelip, ardından şıp diye başka bir kadına kolayca gönül vermeleri, ardından ilk aşklarını hatırlamaları vs. Çok ucuz gibi, ama belki de o dönem hakikaten böyleydi, bilemiyoruz.

“Hayat, filozofun küçük dertlerden oluşan tanelerini gülerek çektiği bir tespihtir.”

“Hiçbir şey geleceği bir kadeh Burgonya şarabının ardından bakıldığı kadar toz pembe gösteremez.”

Categories: Keşif

Tagged as: ,

Leave a Reply